­

Genel Bilgiler

Nüfus
Yüzölçümü
Rakım
Plaka Kodu
Telefon Kodu
İZMİR KENT TARİHİ ESKİTAŞ (Paleolitik) ve YENİTAŞ (Neolitik) ÇAĞLARI Az sayıda bulgudan ibaret olsa da İzmir’deki ilk insan yaşamına ilişkin bilgiler Paleolitik Çağa dayanmaktadır. Günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce sona eren bu çağdan sonra ilk olarak Anadolu’nun doğusunda başlayan Neolitik Çağ yaşamı günümüzden 9.000- 8.000 yıl önce İzmir’in de içinde bulunduğu Ege kıyılarına ulaşmıştır. Menemen Helvacıköy, Araptepe-Bekirlertepe ve Melengiçsekisi Höyük yerleşimleri ile Aliağa Çaltıdere Höyük, Urla Tepeüstü Höyük, Karşıyaka Küçük Yamanlar Tepesi ve Bornova Yeşilova Höyük’te bu döneme ilişkin yerleşimler bulunmakta olup Kemalpaşa Nemrut Höyük ve Urla Limantepe’de yerleşim izleri olmasa da küçük buluntular tespit edilmiştir. İzmir’de Geç Neolitik Döneme ilişkin daha güçlü izler vardır. Kemalpaşa Ulucak Höyük’de taş temel üzerine kerpiç duvarlı konutlar ile konutlar arasında bir sokağın olduğu yerleşim dokusu ortaya çıkarılmıştır. Bu yerleşim yerinde yapılan araştırmalar, M.Ö. 6. bin yıllarının ortalarında Geç Neolitik Dönem yerleşim tarihinin sona erdiğini ortaya koymuştur. TUNÇ (Bronz) ÇAĞI Erken Tunç Dönemi İzmir ve körfezi sınırlayan coğrafyada Geç Kalkolitik Dönem’e ilişkin yerleşim ve bulgu sayısı ne kadar azsa, M.Ö.3.300 - 3.000 yıllarında başlayan Erken Tunç Çağına ilişkin bilgilerimiz bir o kadar fazladır. Yüzey araştırmaları ve arkeolojik kazılarda İzmir ili sınırları içinde Küçük Yamanlar, Bornova İpeklikuyu, Pınarbaşı Tepebağ, Pınarbaşı Yassıtepe, Urla Limantepe, Karaburun’da Limancıkburnu, Örünyeri, Azmakyalısı, Menemen’de Helvacıköy, Menengiçsekisi, Bozköy ve Panaztepe gibi birçok noktada ve diğer pek çok yerde yerleşim izleri ve buluntular ele geçirilmiştir. Bu buluntu yoğunluğu il bazında nüfus artışının olduğunu gösterdiği gibi ele geçirilen buluntular da ticaret, maden işleme ve tarımsal faaliyetlerin geliştiğini işaret etmektedir. Bu döneme ilişkin en yoğun araştırmaların yapıldığı Urla Limantepe’de, M.Ö.3.000 - 2.500 yılları arasına verilen Erken Tunç I dönemindeki yerleşimin İç Batı Anadolu ile Balkanlar, Girit, Mısır ve Suriye ile ilişkiler kurduğu, bu ilişkiler sayesinde zenginleşen kentin 2.500 - 2.300 yılları arasına verilen Erken Tunç II döneminde daha büyük bir alana yayıldığı tespit edilmiştir. Limantepe, kentsel mekânları (Liman, Saray, Tapınak vb) ile Batı Anadolu’da öne çıkan Troia yerleşiminin İzmir’deki eş değeri olarak önerilir. Limantepe’de ortaya çıkarılan, M.Ö. 2.000 civarına tarihlenen bir yangın tabakası İzmir ve civarına yönelik olası bir göç dalgası ile Erken Tunç Döneminin sona erdiği şeklinde açıklanmaktadır. Orta Tunç Dönemi Hitit Devletinin Doğuşu, Girit-Minos Kültürü M.Ö. 2000 - 1500/1450 yılları arasına verilen Orta Tunç Döneminin başlaması ile birlikte Batı Anadolu’da sur inşa teknikleri, konut mimarisi, seramik yapım teknikleri, ölü gömme gelenekleri ve benzer konularda büyük değişiklikler yaşandığı Troia VI tabakası ile ortaya çıkarılmıştır. Bu dönemde Anadolu’da hem ulaşım hem de taşımacılıkta at kullanımının başladığı ve yine yazının Asurlu tüccarlar tarafından Anadolu’ya taşındığı bilinmektedir. Söz konusu değişimin Kafkaslar ile Kuzeydoğu Avrupa ve Balkanlardan gelen Hint-Avrupa grubu dilleri konuşan halklardan kaynaklandığı kabul görmektedir. İzmir’de Orta Tunç Çağını güçlü şekilde Bayraklı- Tepekule, Urla Limantepe ve Menemen Panaztepe yerleşimleri temsil etmektedir. Urla Limantepe’de Orta Tunç Çağını temsilen bir grup taş temel üzerine kerpiç duvardan ibaret oval ve apsidal planlı evlerden oluşan bir mahalle ile Hitit ve Yunanistan üretimi kaplarla akraba olan küçük buluntuları yerleşimin bu coğrafyalarla ilişkilerini ortaya koymuştur. Menemen Panaztepe Geç Tunç Çağında Myken kapları ve Tholos mezarları ile Yunanistan ve Adalar ile Anadolu arasındaki ticari ilişkilerde bir merkez olarak karşımıza çıkmaktadır. Gediz (Hermos) Nehrinin denize ulaştığı noktadaki ovaya hâkim bulunan Menemen Buruncuktepe (Larisa) surları ve buluntuları ile Orta ve Geç Tunç Çağını temsil eden güçlü bir Pelasg yerleşimi ve olasılıkla yerel bir beyliğin merkezi olarak tanımlanır. GEÇ TUNÇ DÖNEMİ Batı Anadolu’da Beylikler Dönemi, Myken Kültürü M.Ö. 1500/1450 - 1100/1050 tarihleri arasına verilen Geç Tunç Çağı Orta Anadolu’da Hitit Devletinin kurulduğu, Ege Denizi ve Girit’te ise Myken kültür ve siyasi iktidarının egemen olmaya başladığı yeni yapılanma süreci ile başladı. Bu süreçte Batı Anadolu iki egemen güç arasında bir tampon bölge olarak kaldı. DEMİR ÇAĞI VE İZMİR’İN TARİHİ COĞRAFYASI Dört büyük nehir, Batı Anadolu’nun derinliklerinden gelerek Ege Denizine ulaşırken geçtiği noktalarda tarımsal zenginliği ve ürün çeşitliliği sağladığı gibi iç bölgelerden çeşitli tarımsal ürünlerin, yer altı zenginliklerinin kıyı bölgelere ulaşmasını sağlayan ticari ve kültürel yol akslarının da oluşmasını sağlamıştır. Bunlardan İzmir il sınırları içinde denize ulaşan Kaystros (Küçük Menderes)’un üzerinde Ephesos, Hermos (Gediz) un üzerinde Smyrna yer almaktadır. Üçüncüsü Kaikos (Bakırçay) ise Pergamon’un yanı sıra Gryneion ve Pitane gibi Aiol kentlerinin kültür ve zenginliğine katkıda bulunmuştur. Çağlar boyunca en önemli antik kentler arasında üst sıralarda yer alan bu iki kente bugün Aydın il sınırları içinde yer alan ve Maeandros (Büyük İl Menderes) un denize ulaştığı noktada yer alan Miletos’u eklemek gerektir. Smyrna, ard bölgesinin ona sağladığı olanakların yanı sıra içinde bulunduğu körfezin deniz ürünleri, deniz ulaşım olanakları ile günümüze kadar yaşayan tek antik kenti olarak kalmıştır. M.Ö. 5. yüzyılda yaşayan Coğrafyacı Herodotos; İzmir’in bulunduğu coğrafyayı “Dünyanın en güzel iklimi İonia’dadır” şeklinde tanımlarken, İzmir’in kuzey alanını “Aiolis’in toprakları daha verimli, fakat havası daha kötüdür” şeklinde betimler. İlk göçlerin tamamlanmasından sonra İzmir’in uygun iklim koşulları, coğrafik konumu ve bu konumuna bağlı olarak Doğu ve Batı kültürlerinin bir araya gelmesi ile bölgede kısa sürede göz alıcı bir kültür ortamı ortaya çıkmıştır. İzmir’deki antik kentlerin her birinin rol oynadığı bu uygarlık Helen edebiyatı, bilimi ve felsefesinin temellerini oluşturmuştur. Helen yazınının ve Batı kültürünün temel kaynaklarından olan İlyada ve Odysseia destanları Smyrnalı Ozan Homeros tarafından ilk kez M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınmıştır. Smyrna’nm Kuruluşu, Aiol ve İon Kentleri Helen kaynakları Smyrnanın kuruluş tarihini, M.Ö. 1050den hemen sonraya vermektedirler. İnanışa göre Smyrna’yı Aiol yerleşimi olan Kymeden gelen bir göçmen grubu kurmuştur. Ancak Smyrnanın Aiollere ait bir kent olması uzun soluklu olmamış, yine kaynaklara göre M.Ö. 688’den önce Kolophonlu (Menderes-Değirmendere) İonlar tarafından Aioller kentten kovulmuşlardır. M.Ö. 850 civarında Bayraklı-Tepekulede inşa edilmiş olan ve Ege Kıyılarında ve Yunanistan’da bu tarihe kadar görülmemiş boyutlardaki dışı taş içi kerpiçten yapılmış surların Aiollere ait olup İonlara dönük bir tedbir olarak inşa edildiği önerilmektedir. Pausanias’ın M.Ö. 688 Olimpiyatlarında boks dalında birinci olan Oinomastos’un Panionion’a bağlı bir kent olan Smyrnadan geldiğini ifade etmesi kentin İonlaştığı, Yunanistan’dan gelen ilk göç dalgası ile kurulan İonia kentlerinin bir araya gelerek merkezi Aydın-Davutlar Beldesindeki Panionionda kurulan İon Birliğine 13. Üye olarak katıldığını işaret etmektedir. Birliğin ortak bir dinsel merkezi olmakla birlikte kentler kendi politikalarını birbirlerinden bağımsız olarak planlıyorlardı. Bugünkü İzmir ili antik İonia bölgesi ile hemen hemen örtüşmektedir. İzmir il sınırları içinde bulunan İon kentleri Phokaia (Eski Foça), Klazomenai (Urla), Erythrai (Udin), Teos (Seferihisar-Sığacık), Lebedos(Ürkmez), Kolophon (Menderes-Değirmendere),Ephesos(Selçuk)dur. İzmir il sınırları içindeki Aiol kentlerine gelince bunlar da Pitane (Çandarlı), Eleia(Zeytindağ), Gryneion (Yenişakran), Myrina, Aigai (Nemrutkale), Kyme (Nemrut Limanı), Neontheikos(Yanıkköy), Temnos (Emiralem), Larisa (Buruncuk) idi. Aiol kentlerine Lesbos ada kentini de eklemek gerekir. Efsanelerde Smyrna’nın Kuruluşu Smyrna, Helen Mitolojisine göre baş tanrı Zeus ile Plouto’nun oğlu Tantalos’un ilk kez kurup yönettiği bir kent olarak tanımlanır. Spil Dağındaki (Sipylos) Tantali, İdae adları ile anılan bu ilk kent depremle yıkılır. Bu mitolojik kentin yerini Helen kaynaklarında Bayraklı-Tepekule’deki Erken Tunç Çağı’ndan beri iskân gören höyük yerleşimi almıştır. Höyük yerleşiminin hemen kuzeyindeki tepede yer alan bir yuvarlak planlı mezar yapısı kentin efsanevi kurucusunun adıyla Tantalos’un Mezarı olarak anılsa da M.Ö. 7. veya 6. yüzyıla ait Smyrnalı önemli bir şahsın mezarı olarak değerlendirilmektedir. Kentin adını M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Ephesos, Kyme, Myrina vb kentler gibi, bir zamanlar Ege kıyılarında yaşadığına inanılan Amazonlardan aldığı Helen yazınında anlatılır. Ephesos’un Kuruluşu Ephesos’a gelince, ilk yerleşimciler şimdiki Artemis Tapmağı ile modern Selçuk ilçesi içindeki Ayasuluğ Tepesi arasında kalan ve halkı “Karlar ve Leleglerden” oluşan yerleşimin yakınını kendilerine yurt edindiler. Şimdiki Artemis Tapınağının bulunduğu noktadaki Ana Tanrıça tapınımına sonraki süreçte sahip çıkarak kendi geleneklerine göre yeni bir isim ile devam ettiler. Helen kaynaklı efsaneler Smyrna örneğinde olduğu gibi kentin kuruluşunu bir kahramana ve efsanevi bir olaya dayandırırlar. Kentin kurucusu Atina Kralı Kodros’un oğullarından Androklos’tur. Yunanistan’dan yola çıkan Androklos önderliğindeki İonlar Delphi’deki Apollon kehanetinin yol göstermesi ile kenti bu noktada kurmuşlardır. M.Ö. Birinci Bin Başında İzmir Bayraklı-Tepekule’deki Smyrna yerleşimi İonlarca istila edilmesinden sonra, M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısında, yeniden ele alınmış ve hatta güneye doğru genişletilmiştir. Kent sakinleri çok milliyetli olarak, İon, Aiol ve Lydlerden İonia kentlerinde, kuruluşlarından itibaren Yunanistan’daki kurucu kentlerin siyasi geleneğini sürdürerek önce kralların, sonrasında ise Aristokratların ve hemen ardından Tiranların iktidara geldikleri görülmektedir. M.Ö. 8. yy boyunca Smyrna’nın bu sırada etkinliği Ege kıyılarına ulaştığı bilinen Phrygia Krallığı ile ilişkilerinin boyutları bilinmemekle beraber, M.Ö. 7. yüzyılda bu krallığın yerini alan Gyges önderliğindeki Lydia’nın, kıyı bölgesindeki İon kentlerini kontrol etme isteği onun Smyrna’ya yönelmesini sağlamış kent birçok kez direnç göstermiştir. Bu yüzyılda kent için bir başka tehlike Kimmerlerdi. Ancak kentin her iki güçten de çok fazla etkilendiğini bugünkü bilgilerimiz doğrultusunda söylemek zordur. Smyrna gibi Ephesos’un da istilacılara karşı direnç gösterdikleri kabul edilir. Özellikle Kimmerlerin M.Ö. 645 yılında Anadolu’dan atılmasından sonra Lydia Krallığının Smyrna üzerindeki baskısının arttığını düşünmek mümkünse de Smyrna’nın kontrolünün Lydialıların elinde mi olduğu yoksa bağımsızlığını mı koruduğu şimdilik bilinmemektedir. M.Ö. 6. yüzyıla girerken Lydia Krallığının başına Alyattes’in geçmesi ile kıyı Ege kentleri üzerindeki Lydia etkisi açıkça görülmektedir. Bu dönemdeki baskının fazla uzun sürmediği Doğudan gelen Persler nedeniyle Lydialıların ilgilerini bu yöne çevirdiklerini söylemek mümkündür. Lydia Krallarının en güçlü ve son kralı Kroisos, M.Ö. 6. yüzyılın ortalarında Helen Dünyası ile kültürel ilişkilere girmenin yanı sıra Aiol ve İon kentleri üzerinde mutlak kontrolü sağlamıştır. Kendinden önceki krallar gibi Miletos dışında, Ephesos, Smyrna ve Phokaia kentlerini kontrolünde bulundurarak Ege Denizi üzerinden Akdeniz ve Yunanistan’a yönelik ticari ve kültürel faaliyetlerinin önünün açık olmasını sağlamaya çalışmıştır. Antik kaynaklar bilinen anlamdaki parayı ilk kez Lydialıların kullandıklarını aktarırlar. Bayraklı-Tepekule’deki Smyrna’da ele geçen arkeolojik buluntular Kroisos döneminde de kentin zengin atmosferinin sürdüğünü işaret etmektedir. Helen kaynakları Helen kültürüne yakınlığı, Helen tapınaklarına ve kehanet merkezlerine cömert davranması nedeniyle Lydialıları barbar saymamışlardır. Öyle ki, Kroisos’un bu yakınlığı Anadolu’nun Ana Tanrıça kültü ile Helen tanrılarından Artemis’i bir araya getiren ve İonlarla yerli halk arasında uzlaştırıcı ve birleştirici bir kültün, Ephesos Artemisi’nin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kroisos bu külte önem verdiğini tapınağın inşa edilmesi için büyük miktarda mali destekte bulunması ile göstermiştir. Panayır Dağının hemen kuzeyindeki kıyıya yerleşmiş olan İonları yerli halkla birlikte Artemis Tapınağı’nın yakınında ikamet etmeye de zorlamıştır. İzmir’de Pers Egemenliği Pers Ülkesi nde tahta Kyros’un geçmesi ile Lydianın yüzyılın ilk yarısında Batı Anadolu’da kurduğu hâkimiyet M.Ö. 546da Kroisos un yenilmesi ile sona ermiştir. Böylece Helenler ile Persler ilk kez karşı karşıya gelmişlerdir. Kısa bir süre içinde Persler Phokaia, Teos, Smyrna gibi kıyıdaki Helen kentlerini ele geçirdiler ve yüzyılın sonuna kadar bu hâkimiyet sessiz sedasız devam etmiştir. Persler bölgenin kontrolünü Satraplık adı verilen eyaletlere ayırarak sağlamış, eyaletlerin başına çoğu kere Pers yanlısı yerli yöneticiler atanmıştır. Bu dönemde Uzakdoğu’dan Anadolu’ya karayolu ile gelen ipek, baharat ve benzeri malların Anadolu’da en son ulaştığı ve buradan deniz yoluyla Batıya aktarıldığı nokta İonia’nın kıyı kentleri olmuştur. Perslerin tesis ettiği imparatorluk yollarından en önemlisi Pers topraklarındaki Susa kentinden başlayarak Sardis’e ve buradan Phokaia, Smyrna ve Ephesos’a ulaşan Kral Yolu idi. Büyük İskender Batı Anadolu’da M.0.4. yüzyılda Batı Anadolu’da Perslerin kontrolünde sessiz bir süreç yaşanırken Yunanistan’da geleneksel olarak kent devletleri birbirleriyle geçimsizliklerini sürdürmekteydiler. Yüzyılın ikinci yarısında Makedonya’da Philippos II bölgedeki kabileleri bir araya getirerek önemli bir siyasi ve askeri güç haline gelmişti. Helen kentleri kendi aralarında anlaşamasalar da Makedonya Krallığı ile birlikte en önemli sorunları Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerini kontrol altında tutan ve Ege ile Karadeniz’deki ticareti sınırlayan Persler idi. Philippos II M.Ö. 338’de Korinthosda Helen kent devletlerini bir araya getirmeyi başardığı gibi Korinthos Birliğinden Perslere karşı kendi önderliğinde bir intikam savaşma girme kararı aldırdı. Philippos’un bu karardan kısa bir süre sonra öldürülmesi üzerine M.Ö. 336’da oğlu tarihe “Büyük” İskender olarak geçecek olan Aleksandros III görevi üstlendi. M.Ö. 334’de Çanakkale Boğazı (Hellespontos) üzerinden Anadolu’ya geçen İskender, Granikos Çayını (Biga Çayı) geçerek ilk büyük savaşta Persleri yenilgiye uğrattı. Bu savaşı takiben İskender Perslerin Satraplık merkezi olan Sardis’i ele geçirmiş ve ardından Ephesosa ilerlemiştir. Büyük İskender İzmir’de İskender’in Ephesos’a ilerlerken Sardis ile Ephesos arasında kalan yolu Bozdağlardan mı, Kemalpaşa (Nymphaion) üzerindeki Karabel Geçidinden mi, yoksa Smyrna üzerinden mi geçtiği tartışmalıdır. Ancak M.S.2. yüzyılda yaşayan Pausanias’ın Smyrnanın şimdiki yerine taşınmasına neden olacak hikâyesinde Büyük İskender’i Kadifekale (Pagos) tepesinde avlandığını ve yorgun düşen İskender’in buradaki Nemesis Tapınağının kutsal alanındaki bir kaynak ile bir çınar ağacının altında uyurken, görmüş olduğu bir düşü anlatması İskender’in bizzat Smyrna üzerinden Ephesos’a yöneldiği şeklinde yorumlanabilmektedir. Ancak hikâyenin Smyrnanın Bayraklı-Tepekule’deki yerinden şimdiki yerine taşınması olayından çok sonra kaleme alınmış olması İskender’in Smyrna’ya uğradığı konusunda şüphe uyandırmaktadır. Her ne yoldan olursa olsun İskender Ephesos’u ve buradan Batı Anadolu ve Akdeniz’in kıyı şeridi boyunca bilinen tüm kentleri ele geçirerek Doğuya ulaşmıştır. HELENİSTİK DÖNEM Büyük İskender Sonrasında İzmir İskender’in bölgeden ayrılmasından ve M.Ö. 323’de erken ölümünden sonra Yunanistan’dan Hindistan’a kadar onun ele geçirdiği topraklar kısa süreli bir kargaşa döneminden sonra komutanları tarafından bölge bölge paylaşıldı. Makedonya’da Antigonoslar, Mısırda Ptolemaioslar ve Anadolu ve Suriye’de Seleukoslar hâkim oldular. Komutanlar kendilerinin payına düşen bölgelerde Perslerin büyük ölçekli zengin hazinelerini kullanarak dönemin jeostratejik koşulları çerçevesinde yeni kentler kurdular. Yeni koşullarda eski kentlerin bir kısmı önemini kaybetmiş, bazı kentlerin ise önemi artmıştır. Kentler arasında yeni yollar açılmış, eski yolların bir kısmı yeniden onarılmıştır. Yaklaşık M.Ö. 300 civarında Antigonos ardından Lysimakhos İonia coğrafyasına ve İzmir’e hâkim oldu. Bu yeni yapılanmanın İzmir’de de yansımaları olmuştur. Yeni süreç en fazla Smyrna ve Ephesos’da gözlemlenmektedir. Zira bu iki kent bu tarihe kadar yüzyıllar boyunca yaşadıkları yerlerinden dönemin siyasi ve askeri gerekleri nedeniyle daha organize ve daha stratejik olan yeni yerlerine taşınmışlardır. Smyrna halkı Bayraklı-Tepekule’deki yerlerinden Kadifekale (Pagos) ile şimdiki liman arasında kalan yeni kente, Ephesos ise St. John Kilisesinin bulunduğu Ayasuluğ Tepesi ve Artemis Tapınağı arasında kalan eski yerinden şimdiki Ephesos’un bulunduğu vadiye taşınmak zorunda kalmıştır. Lysimakhos’un Teos, Lebedos ve Kolophondan gelen göçmenleri de yeni kentte Ephesoslular ile birlikte iskan ettiği bilinmektedir. Smyrna’da ise halkın direncini kırmak için tanrıların yardımı gerekmiştir. Smyrnalılar İskender’in Kadifekale’de gördüğü rüyanın ne anlama geldiğini dönemin en önemli kehanet merkezlerinden biri olan Klaros Apollonu’na (Menderes-Değirmendere-Ahmetbeyli) danışmışlar ve tanrı Apollon onlara “Kutsal Meles’in ötesindeki Pagos’da oturacak olanların üç dört kat mutlu olacakları” cevabını vermiştir. Bayraklı-Tepekulede oturan Smyrnalılar ancak bu kehanet üzerine yeni kente yerleşmeyi kabul etmişlerdir. Yeni yerlerine taşman kentlerde ve diğerlerinde bir Helen kentinde olması beklenen surlar, tapmaklar, tiyatro, stadium ve agoralar gibi anıtsal mimari yapıların çoğu Lysimakhos döneminde inşa edilmiştir. Yine her iki kentte de bu yapılar dönemin çağdaş plan anlayışını yansıtan birbirini dik kesen sokaklardan ibaret olan ızgara kent planına göre yerleştirilmişlerdir. Bu dönemde bölgede gelecek yüzyıllarda önemli rol oynayacak aktörlerden biri olan Pergamon’un ve Pergamon merkezli Bergama Krallığının ortaya çıktığı görülür. Başlangıçta Pergamon, Ephesos ve Smyrna gibi geleneksel bir kent yerleşimi olmayıp sadece bir gözetleme kalesi idi. Lysimakhos, Batı Anadolu’yu egemenliğini sağladığı aşamada topladığı ganimetlerinin büyük bir kısmını kartal yuvası şeklinde sarp kayalıklardan ibaret bu kalede korumuştur. Ancak onun ölümünden sonra komutanlarından Philetairos un bu hazineyi kullanarak çevre kentlerle ve Seleukoslarla iyi dostluk ilişkileri kurduğu anlaşılmaktadır. Batı Anadolu’yu kontrol altında tutma çabasındaki Seleukosların Pergamon’un ilk kralı Eumenes I’e yenilmesi ile Pergamon ilk önemli başarısını kazanmıştır. M.Ö. 230’da bu kez Pergamon Kralı Attalos I, Kelt soyundan gelerek Ankara civarına yerleşen, Ege kıyılarına kadar uzanarak Erythrai, Priene, Miletos ve diğer Helen kentlerini Batı Anadolu’yu haraca bağlayan Galatlara karşı zafer kazanarak ve onları bir kez daha bölgeden kovarak önemli bir başarı kazanmıştır. Pergamon Akropolündeki Zeus Altarı bu zaferin anısına inşa edilmiştir. Batı Anadolu ve İzmir’deki diğer Helen kentleri Seleukoslara dönük bağlılıklarını bu kez Pergamon yönetimine gösterirler. Yunanistan ile ilgilenmeye başlayan Romalılarla Pergamon Krallığı iyi ilişkiler kurmuş ve ilk kez Anadolu topraklarında Romalılar görülmüştür. Seleukosların çekildiği topraklar Pergamon Krallığının kontrolüne bırakıldı. Eumenes ‘in bu topraklardan elde ettiği gelirlerle Pergamon’un sadece tepenin üstünde bulunan yerleşim alanı yamaçlara doğru yayılmış ve yeni bir sur ile çevrelenmiştir. Aşağı Agora, Büyük Gymnasion, dikliği ve yarım daireden az oturma bölümü ve ahşap sahne binası ile tüm Helen ve Roma tiyatrolarından farklı olan Pergamon Tiyatrosu ile 200.000 cilt kitabın var olduğu ileri sürülen ünlü Pergamon Kütüphanesi bu sırada inşa edildi. Kent, M.Ö. 2. yüzyılda kültür ve sanat merkezleri olarak bilinen Atina ve İskenderiye’ye eşit bir itibar kazandırmış. Bu boyutta bir kütüphanenin antik çağdaki tek rakibi İskenderiye kitaplığıydı. Romalı yazar Varro büyüyen Pergamon kitaplığını kıskanan Ptolemaiosların Mısır’dan papirüs ihracını yasakladıklarını aktarır. Belki de bu yasağı aşmak için Pergamonlular papirustan yapılan rulo şeklindeki kitapların yerine deriden yapılanları kullanmaya başladılar. Pergamonlular tarafından sarılması zor olan rulo yerine derinin parçacıklar halinde kullanılmaya başlaması ile bilinen kitap düzeni meydana getirilmiş ve deri kâğıt Pergamon kâğıdı anlamına gelen Parşömen olarak adlandırılmıştır. Bergama Traianus Tapınağı Eumenes zamanında olduğu gibi, ardından kral olan Attalos II zamanında da Romalılarla diplomatik ve askeri ilişkiler sürdürülmüştür. Romalılar da Pergamonluların Anadolu’daki en zorlu düşmanı olan ve Pergamona kadar ulaşan Bithynia Kralı Prusias’ın M.Ö. 154’de yenilgiye uğratılmasında destek verdiler. Buna karşılık Romalıların Yunanistan’da mutlak egemen oldukları M.Ö. 148’de, Pergamonlular Romalıların yanında yer aldılar. M.Ö. 2. yüzyılda, Pergamon Krallığının sınırları içerisinde kalan kentlerden Smyrna ve Ephesos iç işlerinde özgür, vergi muafiyeti olan, ticaret ve liman kentleri olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Attalos II’ nin ölümünden sonra M.Ö. 138de kral olan Attalos III,beş yıllık iktidarı sonunda vasiyet yoluyla, zaten Romanın garantisi ile elinde bulundurduğu krallık topraklarını Roma’ya bırakmıştır. Ancak bu olay üzerine bölgedeki barış ortamı krallıkta hak iddia eden Aristonikosun, M.Ö. 133de, topraksız köylüleri, paralı askerleri ve köleleri arkasına alarak isyan etmesi ile sona erdi. İzmir’deki Helen kentlerinden Leukai ve Phokaia bu isyana destek verirken Smyrna ve Ephesos karşı tarafta durmuşlardır. Yaklaşık 3 yıl süren isyan Konsül M Perperna tarafından bastırılmış, Aristonikos Roma’ya götürülmüştür. ROMA DONEMİ Romalılar İzmir’de İsyanın bastırılmasından kısa bir süre sonra Konsül M.Aquilius, M.Ö. 129’da, başta yönetim merkezi Ephesos olmak üzere İonia, Aiolis, Lydia, Mysia, Karia, ve Phrygia’nın bir bölümünü kapsayan bölgede Romanın Asia Eyaletini kurdu. Smyrna, Ephesos ve Pergamon Roma’ya yakın olmanın ödül alarak özgür kent statüsünü korumuş, iç işlerinde özgür bırakılmış, para basma hakları olmuştur. Romalılar Pergamon Krallığının mali ve hukuk sistemine başlangıçta uygun davranmışlardır. Krallığa ait topraklar Roma hazinesine bağlanırken, din adamları ile halkın gönlünü kazanmak için örneğin, Ephesos’daki Artemis kutsal alanı gibi tapmak mülkiyetlerine dokunulmamıştır. M.Ö. 1. yüzyılın ilk yarısında İzmir ve Batı Anadolu’ya Mithridates’in neden olduğu kargaşa imza atmışken, ikinci yarısında bu kez Roma’daki siyasi çekişmeler damgasını vurmuş ve bu çekişmeden bölge etkilenmiştir. İoni kentleri bu süreçte önemli devlet adamlarına ev sahipliği yapmıştır. M.Ö. 49’da Caesar ile Pompeius arasındaki iç savaş sırasında Pompeius’un tarafını tutan İzmir’in Helen kentleri bu mücadelede yenik tarafta yer almışlardır. Takiben M.Ö. 48 yılında Iulius Caesar Ephesosa gelmiş, kent halkına vergi ödemelerinde büyük kolaylıklar sağlamıştır. M.Ö. 44’de ise Caesar’ın öldürülmesinden sorumlu tutulan katilleri M. Iunius Brutus ve Cassius Smyrna’da buluşmuştur. M.Ö. 41 yılında Ephesos a gelen Marcus Antonius ise kendi iktidar mücadelesine kaynak yaratmak için kentin vergilerini aşırı derecede arttırmıştır. M.Ö. 33’de Marcus Antonius kışı geçirmek üzere konakladığı Ephesos’da Mısır Kraliçesi Kleopatra ile buluşmuştur. Antonius, M.Ö. 31’de Aktium Savaşında yenilinceye kadar sürecek uzun soluklu iktidar mücadelesinde İzmir’in ve Batı Anadolu’nun zenginliğini kullanmıştır. Antonius’un yenilgiden sonra Mısır’a kaçması ile İzmir ve Batı Anadolu kentleri için 100 yıllık karışık bir dönemin sonuna gelinmiş oldu. Asia Eyaleti’nin Altın Çağı İonia kentleri için en sakin ve parlak süreç Traianus ve Hadrianus dönemleri olmuştur. Babası Asya Eyaletinde valilik yapmış olan Traianus, eyalete farklı bir gözle bakmıştır. Örneğin Smyrna’ya bayındırlık işlerinde kullanılmak üzere para ve Nemesisler Tapmağı için heykeller ve resimler satın almış, Smyrna-Pergamon yolu onarılmıştır. Pergamon’da kendi adına Traianus Tapınağının yapılmasına izin vermiştir. Traianusdan sonra İmparator olan Hadrianus da İzmir’deki kentlere ilgisini göstermekten kaçınmamış, Ephesos ve Smyrna’ya ziyarette bulunmuştur. İki kent arasındaki rekabetin farkında olan imparator ayrım yapmamak için her iki kente de kendi adına tapmak yapılmasına izin vermiştir. Böylece her iki kent de ikinci kez Neokoıos, yani imparator tapınağına koruyucu olma unvanına sahip olmuşlardır. İmparator Smyrna’ya ayrıca bağışladığı para ile kentte kendi tapınağının yapılmasına mali destek sağlamış, bir tahıl silosu(Granarium) ve Gymnasium inşa edilmiştir. İmparator rekabetteki üçüncü kent olan Pergamon’daki yarım kalmış olan Traianus Tapınağı’nın bitirilmesini sağlayarak her üç kente de eşit mesafede olduğunu göstermiştir. Pergamon ile birlikte Smyrna ve Ephesos arasındaki yarışın başka alanlarda da sürdüğü görülmektedir. Örneğin tıp alanında her üç kentin ciddi tıp okulları olduğu bilinmektedir. Pergamon Asklepieionu antik dünyanın en önemli birkaç tedavi merkezinden biriydi. Buradaki tedavinin esası perhiz, sıcak ve soğuk banyolar ile bedensel hareketlerden oluşuyordu. Ephesos ve Smyrnanın zenginliği kendi kırsal alanlarındaki ürün çeşitliliği ve bolluğunun yanı sıra kendi ürünleri ile eyaletin diğer kentlerinin mallarının bu iki kentin limanlarından Akdeniz coğrafyasına ihraç edilmesinden kaynaklanıyordu. Aynı zamanda iki kent Doğudan ve Batıdan gelen malların diğer bölgelere aktarılmasında da önemli rol oynuyorlardı. Ephesos ve Smyrna başta olmak üzere eyalet kentlerinin zenginleşmesi bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu burjuva sınıfı Ephesos Yamaç evlerinde görüleceği gibi lüks konutlarda yaşamış, hırs ve onurları için kendi olanakları ile tapınaklar, hamamlar, su kemerleri inşa ettirmişlerdir. Ephesos için bir başka önemli gelir kaynağı da antik dünyanın en önemli pagan merkezi Artemisiona dünyanın pek çok yerinden ibadet için ziyaretçilerin gelmesiydi. Her iki kentin deniz ticareti dünyanın çeşitli ülkelerinden tüccarların bu kentlerde iş yapmalarını ve ikamet etmelerine neden olmuştu. Yine bu kentlerde eskiden beri burada oturan Helenleşmiş yerli halkın yanı sıra, Roma vatandaşları ile azımsanmayacak sayıda Yahudi nüfusu barınmaktaydı. İzmir’de Hıristiyanlığın Yükselişi Hiç sönmeyecekmiş gibi görünen imparatorluğun güneşi, Paganizmin tüm tanrılarının ölümden sonra ruhun ne olacağı sorusuna yeterli cevabı verememesi gerçeği karşısında zengin Romalıların görkemli anıtlar inşa ettirmesiyle örtülmeye çalışılmıştır. Ancak toplumun alt tabakasında artan arayışı Mısırdan gelen mistik dinlerin yanı sıra ortaya giderek daha güçlü çıkan Hıristiyanlık cevap vermeye başlamıştı. Pergamon’daki Kızıl Avlu olarak bilinen Mısır Tanrıları Tapınağı bu arayışı karşılayacak Mısırdan gelen etkinin önemli bir anıtı olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan İzmir, M.S. 1. yüzyıl boyunca St. Paul ve ardından Ephesosda ölen Meryem Ana ile Aziz Yahya’yı (St Jean) ağırlamış, bu dinsel kimlikler sayesinde başta Ephesos olmak üzere Smyrna ve Pergamon’da Antakya’dan sonra en eski Hıristiyan toplulukları oluşmuştu. St Jean’ın öğretileri doğrultusunda hareket eden bu topluluklar Asia Eyaletinde yedi büyük kentte ciddi olarak örgütlendiler. Hıristiyanlığın resmi din olmasının ardından bu cemaatler anıtsal nitelikte yedi kilise inşa ettiler. Bunlardan üçü ilk Hıristiyan cemaatlerin olduğu Ephesos, Smyrna ve Pergamonda idi. Havarileri en son gören ve St. Jean’ın öğrencisi de olan Smyrna Piskoposu Polikarpos, M.S. 2. yy’da en önemli Hıristiyan kişiliklerden biri olarak Smyrna Hıristiyan cemaatinin önderi idi. M.S. 155 yılında, Asia Eyaleti Kentleri Birliği’nin Smyrna Stadiumu’nda yapılan şenlikleri sırasında bazı Hıristiyanlarla birlikte tutuklanan Polikarpos, Stadium’da Pagan ve Yahudilerin istekleri doğrultusunda öldürülmüştür. Hadrianus döneminde Asia Eyaletinde vali olarak görev yapan İmparator Antoninus Pius (M.S. 138-161) zamanında İzmir yine bir depremle sarsılmıştır. Tarihi kesin olmasa da yaklaşık M.S. 151-160 yılları arasında meydana gelen depremin sarsıntılarının Smyrnalıları ve Ephesosluları tedirgin ettiği, Midilli Adasını tahrip ettiği bilinmektedir. Depremin tedirginliği geçmeden İzmir veba salgınıyla karşı karşıya kalmıştır. Yıllarca süren salgından İzmir’in antik kentleri büyük kayıplar vermişlerdir. Romanın son büyük imparatoru olarak kabul edilen M. Aurelius ve oğlu Commodus 175/6’da doğu eyaletlerine yaptıkları ziyaret sırasında Smyrna’ya uğramışlardır. Kentin güzelliğine hayran kalan imparator yeni kamu yapılarının inşası için yardımlarda da bulunmuştur. ORTAÇAĞ’DA İZMİR Bizans Dönemi Kendisini her zaman Roma” adıyla ifade eden ve modern araştırmacıların “Bizans” adını verdikleri uygarlığın en karakteristik özelliği, Antikçağ’ın çok tanrılı Roma İmparatorluğunun aksine Hıristiyanlığı benimsemesi ve bu dini hayatın her alanında hâkim kılmasıdır. Romanın Hıristiyanlaşmasıyla Bizans’ı başlatmak mümkündür. Bizans İmparatorluğunun oluşumu ve Hıristiyanlaşma İzmir ve çevresinin tarihi gelişimini de etkilemiştir. Hıristiyanlaşma, İzmir il sınırları içinde kimi yerleşim yerlerinin kutsallaştırılması sonucunu doğurmuştur. Bu yerlerin başında ise şimdinin Selçuk’u bir zamanların ise Ayasluğ’u ve Meryem Ana Evi gelmektedir. Ayrıca Efes kentinde bir Konsil’in toplanmış olması da Antik dönemin bu ünlü kentini Hıristiyanlık tarihinde de ayrıcalıklı hale getirmiştir. Bilindiği üzere Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra havarilerin de Kudüs’te ikamet etmelerinin imkânı kalmamıştı. Bundan dolayı hem canlarını korumak hem de Hıristiyanlığı yaymak için çeşitli ülkelere dağılma kararı verdiler. Aziz İoannes veya daha fazla tanınan adıyla havari Saint Jean, Romalıların Küçük Asya Eyaletini tercih etti. İnanışa göre, Peygamber İsa, annesi Meryem’i Saint Jean’a emanet etmişti. Kudüs’ün gittikçe karışık hale gelen ve insan hayatı için tehlikeler arz eden ortamında Saint Jean’ın Hz. Meryem’i tek başına bu ortamda bırakması elbette düşünülemezdi. Böylece Hz. Meryem, Havari Saint - Jean’la birlikte (37-42) yılları arasında Küçük Asya eyaletine, Efes yakınlarına gelmiştir. Saint Jean, İzmir ve çevresinde kapsamlı bir Hıristiyanlaştırma faaliyeti yürütmüş ve kendisi tarafından kaleme alınan kutsal metinde adları geçen Küçük Asya’nın yedi kilisesini kurmuştur. Bu kiliseler; Ephesos (Efes), Smyrna (İzmir), Pergamon (Bergama), Thyateira (Akhisar), Sardes (Sard), Philadelphia (Alaşehir), Laodicea (Denizli) şehirlerinde idi. Batı Anadolu’da kurulan ilk kiliselerden birine ev sahipliği yapmasıyla İzmir, daha sonraki dönemlerde Bizans’ın İstanbul’dan sonra Anadolu’da ikinci büyük kenti olarak büyük bir ün kazanacaktır. Üstelik bu yedi kilise arasında süreklilik bakımından İzmir diğerlerine nazaran daha başarılı olmuştur. Hz. Meryem’in Efes’te 45 yılında altmış yaşını aşmış bulunduğu sıralarda vefat ettiği tahmin ediliyor. Bizans İmparatorluğu egemenliğindeki İzmir’in, Antik dönemdeki gibi gelişmiş ve canlı bir kent olduğunu söyleyebilmek güçtür. Bizans uygarlığının bir ürünü olarak önemli sayılabilecek bir kentsel unsurun zamanımıza ulaşmamış olması bu tespiti kanıtlamaktadır. Erken Bizans döneminin sonu sayılan Justinianus un (527-565) imparatorluğunda, kent 551 yılında büyük bir deprem geçirdi. İzmir’in vali ve yüksek dereceleri devlet görevlilerinin şehrin yeniden imarı konusunda gösterdiği gayretleri öven kimi yazılı belgeler zamanımıza kadar ulaşmıştır. Kente su sağlayan kemerler de V. veya VI. yüzyıllarda yapılmış olmalıdır. Her ne kadar deprem, yangın gibi doğal afetler veya savaşlar gibi felaketlerin Bizans yapılarını tahrip ettiği düşünülse de Bizans idaresinde İzmir’de tarihte iz bırakacak nitelikte imar faaliyetinde bulunulmadığı da bir gerçektir. Bizans öncesi dönemden kalma kimi yapıların; su kemerleri, Agora ve Kadifekale’nin ayakta kalması tesadüf değildir. Bu yapıların kullanım gerekçeleri eskiden olduğu gibi Bizans döneminde de geçerliliğini sürdürmekteydi. Ekonomik açıdan önemli bir mekân olan Agora, şehrin savunması için vazgeçilmez olan Kadifekale ve bir altyapı tesisi durumundaki su kemerleri kullanılır durumdaydı. İzmir’in VII. yüzyılın başlarından itibaren dış saldırılara maruz kaldığını görüyoruz. 609 yılında Anadolu’yu doğudan batıya kat eden Sasaniler, Sardes’i yağma ve tahrip ettiler. Efes de Sasani saldırısına maruz kaldı. Fakat İzmir’in yağma edilip edilmediği tam olarak bilinmemekle birlikte Sasani saldırısı İzmir’in Bizans döneminde yaşadığı ilk büyük dış tehdit olmalıdır. Yaklaşık yüzyıllık bir süre boyunca yaşanılan bu dış saldırılar nedeniyle İzmir, güvenlik sorunları ve ekonomik ve ticari faaliyetlerin olumsuz etkilenmesi dolayısıyla bir gerileme içine girdi. VIII. yüzyılda Bizans’ın iç bünyesinde yaşanılan sorunlar İzmir’in yaşamaya başladığı gerilemeyi daha da ağırlaştıran nitelikteydi. IX. Yüzyılla birlikte İzmir’in Bizans egemenliğinde yaşadığı bu gerilemenin sona erdiği ve yeniden bir yükselişe geçildiği görülmektedir. Bu gelişmenin temelinde İzmir’in bir deniz üssü haline getirilmesi yatmaktadır. Bizans İmparatorluk yönetimi, denizden gelebilecek tehlikelere karşı İzmir’i donanmanın merkezi haline getirmişti. Bu zamana kadar dini ve idari bir merkez olması bakımından önemini korumuş olan İzmir artık askeri bakımdan da bir merkez haline geldi. Üstelik bu gelişmeye paralel olarak da İzmir’de tersane ve gemi inşası faaliyeti ön plana çıktı. Böylece kent yeniden bir canlanma ve toparlanma imkânına kavuştu. Tüm bu gelişmelerin ticari ve ekonomik açıdan da yansımalarının olacağı açıktır. Nitekim X. Yüzyılda oluşturulan “Sisam Deniz Theması’nm” merkezi olarak İzmir seçilmişti. İdari bir teşkilat olan bu Thema ticari ve ekonomik sebeplerden dolayı kurulmuştu. İzmir böylece ticari bir merkez haline gelmiş oluyordu. İzmir’in askeri, idari ve dinsel açılardan taşıdığı özelliklere, ticaret merkezi niteliğinin de katılması, kentin fiziksel gelişimini de olumlu yönde etkilemiştir. 969-976 yılları arasında, İzmir’e dönemin imparatoru tarafından birçok yapı inşa ettirildi. Bu yapıların çoğunluğu, idari, askeri ve dini nitelikteydi. Ancak bunlardan hiç biri günümüze ulaşamadı. Bunun sebepleri arasında insanların tahribatının etkisi olsa da, doğal afetlerin payının olduğu da belirtilmelidir. Nitekim 1025 yılında yaşanan ve kenti büyük tahribata uğratan deprem, inşa edilen bu yapıların da yıkılmasına neden olmuştu. XI. Yüzyılda meydana gelen gelişmeler İzmir için yeni değişim ve dönüşümlerin başlangıcıydı. 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’da Türk çağının başlamasıyla birlikte İzmir, Bizans’la Türkler arasında egemenlik çekişmesine sahne oldu. Bu dönemde bölgeye ulaşan Türklerin İzmir ve çevresinde Bizans yönetiminin egemenliğini tartışmalı hale getirdiklerini ve kent üzerinde hâkimiyetin zaman zaman el değiştirdiği bilinmektedir. Çaka Bey Dönemi XI. Yüzyıl Anadolu’nun Türk yurdu haline geldiği dönemdir. 1071 Malazgirt zaferinin hemen ertesinde başlayan fetihler kısa sürede Batı Anadolu’ya kadar ulaşmıştı. İzmir ve çevresinde kesin biçimde Türk egemenliğinin kurulması ise 1081’den itibaren Çaka Bey’in önderliğinde gerçekleşmiştir. Çaka Bey, İzmir ve çevresinde ilk defa Türk hâkimiyetini tesis etmesi, Anadolu’da ilk Türk donanmasını inşa ettirmesi ve Bizanslılara karşı ilk deniz savaşını kazanması gibi başarılarından ötürü Türk tarihinin en seçkin şahsiyetleri arasında yer almaktadır. Anadolu’nun Türkler tarafından fethedildiği dönemde Çaka Bey’in tarih sahnesine çıkarak, bu zamana kadar Türkler arasında yaygın şekilde karşılaşmadığımız, denizcilik merkezli bir fetih siyaseti izlemesi ona haklı bir şöhret kazandırdı. Türk tarihinin bu mümtaz şahsiyeti hakkında bize en fazla bilgiyi Bizans kaynakları sunuyor. Bizans kaynaklarında Çaka ismi Çahas veya Tzakhas şeklinde geçmektedir. Kurduğu beyliğini yaşatmanın ve Bizans’a karşı planladığı siyasete işlerlik kazandırmanın, ancak güçlü bir donanmaya sahip olmakla mümkün olabileceğini anlamış olan Çaka Bey, İzmir’de ilk icraat olarak bir donanma inşa ettirdi. Bu donanmanın inşasında İzmirli yerli Bizanslı ustalardan faydalanıldığı Anna Komnena’nın kayıtlarından anlaşılmaktadır. Çaka Bey’in yaptırdığı donanma, üstü kapalı olan ve dromon tabir edilen gemilerden oluşmaktaydı. Bu donanmanın kalifiye personeli yerli Bizanslılardan, savaşçıları da Türklerden oluşuyordu. Çaka Bey’in İzmir ve Efes tersanelerinde inşa ettirdiği Anadolu’daki bu ilk Türk donanması üzerine bilgilerimiz genel hatlarıyla bunlardan ibarettir. 1092 yılında Çaka Bey’in, O zamanlar Anadolu’nun en büyük askeri gücüne sahip olan Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan’la Bizans’a karşı dostluk ve ittifak tesis ettiğini tespit ediyoruz. Bu ittifak dostluğunu pekiştirmek için Çaka Bey, Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan’ı damat edinerek akraba da olmuştu. Bir süre sonra Çaka Bey’in Bizans’ı fethetme çabaları onu müttefiki ve damadı Selçuklu Sultanı ile karşı karşıya getirdi. Çaka Bey, Anadolu’nun kuzey Ege sahillerini, Çanakkale yöresini zapt ederek Marmara’ya ulaşmayı hedefliyor sonra da İstanbul’u fethetmenin hesaplarını yapıyordu. Çaka Bey’in Çanakkale taraflarındaki faaliyetlerinden Kılıç Arslan da memnun değildi. Zira o bu bölgeyi kendi fetih alanı olarak görüyordu. Bizans İmparatoru Aleksios, bu durumu kendi lehine değerlendirmiş, Kılıç Arslan’ı Çaka Beye karşı harekete geçmesi konusunda teşvik etmişti ve Çaka Bey Sultan Kılıç Arslan tarafından kılıçlanarak öldürülmüştür. Çaka Beyliği Çaka Bey’in öldürülmesi Türk tarihi bakımından olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Her şeyden önce, askeri ve siyasi politikalarının merkezine denizciliği yerleştiren Çaka Bey’in ölümünü müteakiben Haçlıların Anadolu’dan geçişi ve İzmir ile birlikte sahil bölgelerinin Türk hâkimiyetinden çıkışı, Anadolu’da Türklerin arasında denizcilik faaliyetlerinin gelişimini uzun süre geciktirmiştir. Çaka Bey’den sonra İzmir yerine Efes’i merkez edinen kardeşi Tanrıvermiş, Beyliği yaşatmaya çalışmıştır. Fakat 1097 yılında Haçlı ordularının yardımıyla İzmir ve çevresi de dâhil olmak üzere tüm Batı Anadolu’da Bizans yeniden hâkimiyet kurmayı başarmıştı. Böylece İzmir’de Çaka Bey’in liderliğinde kurulan ilk Türk hâkimiyeti on altı yıl kadar sürebilmiş ve egemenlik tekrar Bizans’a geçmiştir. Bizans’ta Palaiologos hanedanının iktidarda olduğu XIII. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı Anadolu ya yönelik Türkmen yayılması büyük bir ciddiyet ve yoğunluk kazanmaya başladı. 1280 ve 1290’lı yıllarda Batı Anadolu kentlerinden İzmir, Nif, Aydın, Manisa Türkmenlerin sıkça saldırılarına hedef oldu. Yine bu yıllarda Batı Anadolu’da Gediz, Büyük ve Küçük Menderes vadilerinin kapsadığı alanlarda özellikle kırsalda hâkimiyet tamamen Türkmenlerin kontrolüne geçti. İzmir gibi büyük kent merkezlerine yönelik saldırıları Bizans yönetimi merkezden gönderdiği kuvvetlerle geçici bir süre için durdurabiliyordu, ama XIV. yüzyılın başından itibaren Türkmen fetihleri önüne geçilemeyen bir sel halini aldı. Aydınoğulları Donemi Aydınoğullarının İlk Hâkimiyet Dönemi Aydınoğulları Beyliğinin kurucusu Mehmed Bey, Germiyan ordusunda komutan iken Tralles (Aydın) ve çevresini fethetmekle görevlendirilmişti. Mehmed Bey, kendisinden önce bölgede fetih faaliyetlerinde bulunarak başarılar kazanmış olan ve başka bir Türk beyi Sasanın elinden Tire, Ayasuluğ (Selçuk) ve Birgi’yi alarak, bölgeye sağlamca yerleşti (1308). Birgi’yi kendine merkez edinen Mehmed Bey, Beyliğini ilan ederek özellikle İzmir ve çevresine yönelik gaza ve cihat maksatlı harekâtlara girişti. Bu dönemde başta Birgi olmak üzere bölgedeki kentler sosyal ve dini amaçlı yapılarla donatılarak imar edildi. Birgi’de 1311-1312 yıllarında inşa edilen Ulu Cami, Aydınoğlu Mehmed Bey’in günümüze kadar ulaşan en nadide eseridir. Duvarları kesme taşlarla örülü olan camiinin dış yüzeyinde hayvan ve bitki motifli kabartmalar bulunmaktadır. Kare planlı olan camii, beş nefli ve sekiz sütunlu ve ahşap tavanlıdır. Çivi kullanılmadan geçme sistemiyle inşa edilen minber eşsiz bir sanat eseridir. Caminin minaresi kalın tuğladan ve süslemeli olarak inşa edilmiştir. 1334’de Aydınoğlu Mehmed Beyin ölümüyle Beylikte, Ulu Bey konumuna yükselen Umur, Beyliğin merkezini İzmir’e taşıdı. Bu yıllarda İzmir’de bulunan ünlü seyyah İbni Batuta, İzmir’in büyük bir şehir olduğunu ve sürekli el değiştirdiği için şehrin bir bölümünün virane bir durumda bulunduğunu belirtmektedir. Bu arada Gazi Umur Bey’in yükselişi büyük Hıristiyan güçlerini endişelendiriyordu. Özellikle Umur Bey’in Ege denizindeki seferleri sonunda, Latinlerin yakın doğudaki çıkarları tamamen yok olduğundan, Papa, Aydınoğulları’na karşı bir Haçlı seferi düzenlenmesini teşvik etti. Bu defa 1344 yılında Kıbrıs, Cenova, Venedik ve Rodos’un sağladığı gemilerinden oluşan Haçlı donanması, ansızın ve büyük bir baskınla sahil İzmir’i aldı ve Liman Kaleyi ele geçirdi. Ancak Haçlılar, yukarı İzmir’i elinde tutan Umur Beyin, şiddetli ve devamlı taarruzlarıyla karşılaştıklarından, kesin neticeye ulaşamadılar. Sonunda antlaşma yapmaya karar verdiler. Bazı müttefiklerin antlaşmaya yanaşmaması üzerine, Papa bu antlaşmayı onaylamadı. 1348 yılında sahil İzmir’i zapt etmeye kesin karar veren Umur Bey, Liman Kale’yi şiddetli biçimde kuşattı. Kendisinin de sıradan bir asker gibi çarpıştığı bu saldırıda Umur Bey kaleden atılan bir okla şehit düştü. Onun naaşı önce Kadifekale’ye sonra da Birgi’ye götürüldü ve oradaki Ulu Camii’nin yanındaki türbede babasının yanma defnedildi. Onun yerine Beyliğin başına ağabeyi Hızır Bey geçti. 1348 yılında Hızır Bey Haçlılarla yaptığı anlaşmayla yaparak, Aydın Beyliğinin adeta denizlerdeki etkinliğine son verilmiş, Hıristiyan tüccarlar Aydın Beyliği ülkesinde büyük ayrıcalıklar elde etmişlerdir. 1350 yılında anlaşmayı onaylan Papa, İzmir’in sahil kesimindeki kalenin muhafazasını Rodos şövalyelerine bıraktı. Aydınoğulları Beyliği XIV. yüzyılın ikinci yarısında zayıflamış durumdaydı. 1389 Kosova Savaşında Osmanlılara yardımcı olan Aydın Beyliği, savaş meydanında tahta oturan Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid (1389-1402) tarafından ele geçilerek Osmanlı sınırlarına katıldı. Dolayısıyla İzmir ve çevresindeki kentler de Osmanlı egemenliğine girdi. Yıldırım Bayezid de tıpkı Umur Bey gibi sahil İzmir’deki Liman Kalesini düşürmek için uzun süre kuşattı. Ancak onun da donanması yetersiz olduğu için denizden kuşatma yapılamadı. Bundan dolayı Latinleri oradan söküp atmak mümkün olamadı. Emir Timur’un İzmir’i Zaptı 1402 tarihinde Ankara Savaşında Yıldırım Bayezid’i yenen Emir Timur kışı geçirmek üzere Batı Anadolu’ya doğru hareket etti. Önce Denizli’ye oradan da Ayasluğ’a ve daha sonra da Tire’ye geldi. Burada kendisine İzmir’in durumuyla ilgili bilgi sunuldu. Şehrin Latinlerle Müslümanlar arasında bölünmüş olduğunu, Türklerin İzmir için verdiği mücadeleleri ve Hıristiyanların burayı elde tutabilmek için sarf ettikleri çabaları öğrenen Timur, burayı fethetmek ve fethin sağlayacağı şanı sahiplenmek için hemen öncü birliklerini gönderdi. İslam dünyasında gelenek olduğu üzere Timur, İzmir’deki şövalyelerin lideri Guillaume de Mine’e haraç ödemesi ve itaat etmesi teklifinde bulundu. Timur, 1402 yılının Aralık ayının başlarında İzmir’e gelmiş olmalıdır. Yaptığı teklifin reddedilmesi üzerine Timur, Hıristiyanların elindeki İzmir’in kuşatılması emrini verdi. . Bu şiddetli hücum en nihayetinde beklenen sonucu vermiş ve muhtemelen 9 Aralık 1402 tarihinde Gavur İzmir olarak bilinen sahil İzmir ve Liman Kalesi Müslümanların eline geçmişti. Kale temellerine kadar yıkılıp molozları denize döktürüldü. Bu sırada yardıma gelen birkaç Hıristiyan gemisi kale için yapılacak bir şey kalmadığını anlayınca geri döndüler. Buradan kazanılan ganimet Kadifekale çevresindeki Müslümanlara bağışlandı. Timur’un fethiyle Müslüman ve Gavur olmak üzere ikiye ayrılmış İzmir birleşmiş oldu ve büyük Emir, İzmir’i Aydınoğlu Musa Bey’e verdikten sonra şehirden ayrıldı. İzmiroğlu Cüneyd Bey Timur, fethettiği İzmir’i Aydınoğlu Musa Bey’e bırakmıştı. Fakat onun Anadolu’dan çekilmesinden sonra Aydınoğlu ailesinden Cüneyd Bey, İzmir’e sahip olmuş ve hatta bir süreliğine Aydınoğulları Beyliğinin bir zamanlar ki tüm topraklarını kontrol ederek âdeta yeni bir beylik kurmuştu. Merkezi İzmir olduğu için de kendisi İzmiroğlu adıyla anılmaktaydı. Fetret devrinde Osmanlı Şehzadeleri arasındaki taht kavgasında Cüneyd Bey taraflar arasında sıkıntı yaşadı. Çelebi Mehmed, Anadolu harekâtı sırasında Cüneyd Beye Osmanlıya tabi olması için çağrıda bulundu. Cüneyd Bey, bu çağrıyı dikkate almayarak savunma tedbirleri almaya başladı. Bunun üzerine Çelebi Mehmed, önce kuvvet kullanarak Çandarlı’yı zapt etti. Arkasından Menemen, Kayacık ve Nif (Kemalpaşa) kalelerini düşürdükten sonra İzmir’i kuşattı. Çelebi Mehmed döneminde İzmir ve çevresi dini-sosyal içerikli bir isyana da şahitlik etti. Tarihe Şeyh Bedrettin İsyanı olarak geçen bu hareketin baş aktörü olan dönemin ünlü âlimlerinden Şeyh Bedrettin, sosyal-dini içerikli düşüncelerini yaymak için faaliyet alanı olarak İzmir çevresini de seçmişti. Onun halifesi Börklüce Mustafa, Dede Sultan lakabıyla Karaburun-Urla arasında Bedrettin’in düşüncelerini yayarken Manisa taraflarında ise Torlak Kemal benzer bir çalışma içerisinde bulunuyordu. OSMANLILAR DONEMI'NDE İZMİR Osmanlı Yönetiminde İzmir İzmir, II. Murat döneminde 1424’te kesin olarak zapt edildikten sonra, 1919 Yunan işgaline kadar kesintisiz Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Şehir, Osmanlı yönetimine girdikten sonra Aydın Sancağına bağlı bir kazanın merkezi haline gelmiştir. Kazanın sınırları kuzeyde Karşıyaka, doğuda Bornova, Buca, güneyde Torbalı, batıda Çeşme, Seferihisar ve Karaburun’u içine alıyordu ve merkezi İzmir kadısının ikametgâhı olan İzmir şehriydi. İzmir Aydın Sancağına bağlı iken, 1573’te Kaptanpaşa eyaletine katılan Sığla Sancağının içine alındı. İzmir’in Osmanlılar tarafından fethinden sonra nüfusuna dair ilk bulguları Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan 1528 tahririnde (kayıtlarında) bulmak olasıdır. Bu tarihte İzmir’de l’i gayr-i Müslim olmak üzere 5 mahalle bulunmaktadır. Bunlardan 3’ü Kadifekale’nin yamaçlarında bulunan Faik Paşa, Han Beğ (Pazaryeri) ve Mescid-i Selatinzade’dir. Sahilde ise Liman (Limon) Mahallesi bulunmaktadır. Gayr-ı Müslim Mahallesi ise tamamen Rumlardan oluşmaktadır. İzmir halkının 50 hanesi ise şehir dışında Boynuzsekisi köyünde yaşamaktadır. İzmir’de nüfusun çoğunluğunu Türkler temsil etmekteydi. Toplam olarak şehirde, Müslüman, 31 gayr-i Müslim hane ve tahmini nüfusu ise 1.300 kadardır. Kütükoğlu’na göre İzmir bu haliyle daha çok bir kasaba görünümündedir. İzmir’in 1840’lı yıllardaki Müslüman ve Yahudi nüfusları toplamının yaklaşık 20-25.000 civarında olduğu sonucuna varılabilir. Aynı tarihlerde yapılan temettü sayımlarında İzmir’de yabancı tabiiyetindeki gayr-i Müslimlerin sayılarının tespiti mümkündür. İzmir’de en çoğu Yunan, İngiliz, Avusturya, Fransız tabiiyetlerinde olmak üzere toplam 10-12.000 arasında yabancı tebaa yaşamaktaydı. Osmanlı tebaası olan Rum ve Ermenilerin sayılarının da Müslüman nüfus kadar olduğu farz edilse bile şehrin nüfusunun 30-40.000 arasında bulunması, devamlı ikamet etmeyenlerle bu rakamın ancak 50.000’e çıkmış olması gerekir. Seyahatnameler, 19. yüzyıl İzmir nüfusu için genellikle 100.000’i aşan rakamlar verirler. Ancak zaman zaman bunun altındaki rakamlara da rastlanır. Bunda her halde sık sık vuku bulan salgın hastalıklar ve depremler dolayısıyla verilen kayıplar rol oynamış olmalıdır. Ticaret Kenti Olarak İzmir İzmir’in Osmanlı dönemi tarihi incelendiğinde kentin diğer yerleşim bölgelerine göre önem kazanması, büyük ölçüde ticari gelişme ile paralel bir seyir izlemiştir. Bu açıdan bakıldığında, Batı ve Orta Avrupa’nın 15. ve 16. yüzyıllar Osmanlı ticareti içindeki yerinin oldukça sınırlı olduğu görülmektedir. 16. Yüzyıldan başlayarak Osmanlı Devleti, Doğu Akdeniz’e açılmaya başladığında, bu bölgedeki ticareti denetimi elinde bulunduran Venedikliler ile karşılaşmışlar ve Venedik’in bölgedeki ticari ve askeri üstünlüğünü kırmaya çalışmışlardır. Daha önceki dönemlerde Venediklilere tanınan ayrıcalıkları geri alarak, onlarla rekabet halinde olan diğer İtalyan şehir devletleriyle işbirliğine girmişler, Ceneviz, Floransa ve Ragusa devletlerine tekeller ve başka ticari ayrıcalıklar tanıdılar. Bilindiği gibi Levantenler, Doğu Akdeniz liman şehirlerini yerleşim alanı olarak seçmişlerdir. Bu şehirlerin önde gelenleri Halep, Suriye, İskenderiye, İzmir ve İstanbul’dur. Ortak özellikler; tarihsel olarak önemli ticaret yollarının üzerinde bulunmak olan bu şehirlerden İzmir ve İstanbul, coğrafi ve politik konumları açısından diğerlerine göre daha büyük bir önem taşımaktadır. Güvenli ve aynı zamanda ticari faaliyetler için oldukça elverişli koşullara sahip olduklarından Levantenler birkaç nesil burada yaşamışlardır. Levantenlerin özellikle İzmir ve İstanbul’a gelip yerleşmelerinin en önemli nedeni, kazandıkları paraları devletten sağladıkları ticari ayrıcalıklar sayesinde sürekli arttırmaları olmuştu. Sözü edilen şehirlerin ticari açıdan önemli birer limanı olması nedeniyle devlet, gümrük gelirlerini arttırmak için bunlara birçok avantajlar sağlıyordu. 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar İzmir’in önemli bir ticaret merkezi olmasında ve ticaret hayatının gelişmesinde Levantenler çok önemli bir rol oynamışlardı. Levantenleri, hem ticari, hem de siyasi olarak güçlendiren en büyük neden, kapitülasyon adı verilen ayrıcalıklardı. Kentin fiziksel mekânını farklılaştıran bir diğer alan ise, 17. yüzyıl içinde gelişen hanlar bölgesidir. Yüzyılın başından itibaren canlanan ticarete paralel olarak birçok han birbiri peşi sıra inşa edilmeye başlanmıştır. İzmir’de yabancı tüccarlara hizmet veren hanların sayısı yüzyılın başında 25’ken, 1670’te 82’ye ulaşmıştı. Helen, Roma, Bizans, Beylikler, Selçuklu ve Osmanlı gibi bu coğrafyanın görmüş olduğu bütün önemli uygarlıklara ve imparatorluk modellerine ev sahipliği yapma onurunu taşıyan yüzlerce yılın olgunlaştırdığı tarihsel ve kültürel birikimle doğunun en batısı, batının en doğusu İzmir, bünyesinde barındırdığı çok kültürlü yaşam olanaklarıyla Osmanlı İmparatorluğunun batıya açık penceresi konumundaydı. Levanten, Gayr-ı Müslim ve Türklerden oluşan bu çok kültürlü mozaik 19. yüzyılın ürettiği milliyetçilik akımının etkisiyle bir çatışma ortamına sürüklenmiş, I. Dünya Savaşı sonunda yolculuk güncelerinde Doğunun Paris’i olarak adlandırılan İzmir, imparatorluğun çöküşüyle birlikte 15 Mayıs 1919’dan itibaren emperyalistlerin işgali altına girmiştir. İzmir’in işgali Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Türk Ulusal Kurtuluş Savaşının da öncüsü olmuş, üç yıl süren işgal Dokuz Eylül 1922’de Türk ordularının İzmir’e girmesiyle birlikte sonlanmıştır. CUMHURİYET İZMİR'İ İŞGAL, TEPKİLER VE KURTULUŞ 15 Mayıs 1919 Perşembe günü İzmir, başta İngiltere, Fransa ve ABD olmak üzere emperyalist devletlerin ortaklaşa almış oldukları bir kararla Yunan ordusu tarafından işgal ediliyordu. İzmir’in işgal edileceği haberini bir gün önceden yani 14 Mayıs günü haber alan İzmirliler bu olup bitenler karşısında tepkilerini ortaya koyabilmek amacıyla İzmir Sultanisinde toplanarak bir bildiri hazırladılar ve İzmirlilerin bu bildiriye göre hareket etmeleri gerektiği kararlaştırıldı. Daha sonra Mustafa Necati, Moralızade Halit ve Ragıp Nurettin Beylerin Redd-i İlhak Cemiyeti adına hazırladıkları bu bildiri basılarak Türk mahallelerine dağıtıldı. Bu gelişmeler ışığında 15 Mayıs sabahı tanyeri ağarırken Karaburun açıklarında hafif dumanlar yükselmeye başladı. Giderek arttı. Yunan savaş gemileri İzmir’e doğru yol alıyordu. Rumlar Kordonda toplanmaya başlamıştı, Yunan askerlerini karşılamak ya da yüksek yerlerden zırhlıların limana girişini seyretmek için can atıyordu. Bütün ev ve iş yerleri akşamdan Yunan bayraklarıyla donatılmıştı. Türkler ise, bütün olup bitenleri kaygılı bakışlarla izliyordu. Çıkarma, Punta’dan Avcılar Kulübü önünden yapılacaktı. Yunan işgal kuvvetleri Avcılar Kulübünden Hükümet Meydanına doğru ilerliyor, herkes bütün gücüyle “zito diye bağırıyordu. Her tarafta Yunan bayrakları bunların ortasında da büyük bir Venizelos resmi görülüyordu. Fakat Sarıkışla önüne geldikleri zaman heyecan doruk noktasına ulaşmış bulunuyordu. 15 Mayıs 1919 sabahı valinin ve kolordu komutanının, yani İzmir’de vazifeli resmi Osmanlı görevlilerinin teslimiyetçi tutumlarına rağmen tek başına direnen, Konak Meydanındaki askeri kıraathanenin önünde elinde Yunan bayrağı taşıyan bir Yunan teğmenini sıktığı ilk kurşunla öldüren ve sonra ilk kurşunu sıktığı yerden yüz elli metre uzakta Yunan askerleri tarafından vurularak şehit edilen asıl adı Osman Nevres olan Hasan Tahsin’di. Yaşanan kısa bir panikten sonra Yunan askerleri kolordu binasını, vilayet konağını ve daha çok sivillerin bulunduğu Kemeraltı girişini, çevredeki otel ve kahveleri yaklaşık bir saat boyunca ateşe tutmuşlardı. İzmir Emperyalist İşgalden Kurtuluyor 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi Ulusal Kurtuluş Savaşına yeni bir boyut ve örgütlenme anlayışı kazandırdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışıyla birlikte bağımsızlık hareketi yasal bir parlamento aracılığıyla sürdürülmüş, aynı zamanda işgallere karşı savaşım veren Kuvva-yı Milliye güçleri düzenli ordu birlikleri haline getirilmişti. Batı cephesinde TBMM’nin düzenli ordularının gerçekleştirdiği ve düşmanı bozguna uğrattığı Birinci ve İkinci İnönü ile Sakarya Savaşları; Türk ulusunun birlik ve beraberlik içerisinde ulusal aidiyetlerini birleştirdiğinde, bütün olumsuz koşullara rağmen neleri başarabileceğini tüm dünyaya gösteren gelişmelerdi. Bu sürecin doğal bir sonucu olarak başkomutan Mustafa Kemal Paşa önderliğinde 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz’un artık bir tek hedefi vardı; 15 Mayıs 1919’dan bu yana işgalin bütün acılarını yaşamış ve bütün sıkıntılarına katlanmış İzmir’in düşmandan kurtarılması! Gerçekten de Mustafa Kemal Paşanın 1 Eylül 1922 günü “... Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!..” sözleriyle taçlanan ve bütün Batı Anadolu kentlerinin sekiz gün içerisinde işgalden kurtarılmasını sağlayan o ünlü komutta Akdeniz’den kastedilen aslında İzmir’in düşman işgalinden kurtarılmasıydı. 9 Eylül 1922: Türk Orduları Güzel İzmir’de! 26 Ağustos 1922’den itibaren hızla ilerleyen Türk ordusunun 9 Eylül 1922 sabahı Fahrettin Altay Paşaya bağlı süvari birlikleriyle Belkahve sırtlarından İzmir’e doğru inmeleriyle birlikte bu haklı ve onurlu savaş sonlanmış oluyordu. İzmir ve İzmirliler, Dünya üzerinde başka hiçbir kente nasip olmayacak bu gururu 9 Eylül 1922 sabahıyla birlikte doyasıya yaşıyorlardı. Yüzbaşı Şerafettin ve arkadaşlarının ellerinde İzmir Hükümet Konağında dalgalan Türk bayrağı; tüm Dünyaya yeni bir dönemin başladığını adeta haykırıyordu. Emperyalistler, Mustafa Kemal’in daha Kasım 1918’de İstanbul’da Anadolu’ya geçmeden büyük bir inancın dışavurumu olarak ifade ettiği gibi; geldikleri gibi gidiyorlardı. Kaynakça: “Kent Tarihi “ Prestij Kitabı- İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını
...Devamını Oku
Matematik Konum
Enlem
Boylam
Özel Konum
GENEL BİLGİLER Coğrafi Bölge: Ege İl merkezi       : İzmir Vali                 : Mustafa Toprak Yüz ölçümü    : 11.973 km2 (4.622,8 m2) Rakım             : 2 m. (7 ft) Nüfus (2013)  : 4.061.459 Al alan kodu    : 232 İl plaka kodu  : 35 Türkiye'nin üçüncü büyük şehri olan İzmir, çağdaş, gelişmiş, ayni zamanda işlek bir ticaret merkezidir. Atatürk’ün, “Bütün cihan işitsin ki efendiler, artık İzmir hiçbir kirli ayağın üzerine basamayacağı kutsal bir topraktır! 1925” diyerek önemini vurguladığı, İzmirli Herodot'un “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimlerinde kurdular” demekten kendini alamadığı, Aristo’nun İskender’i “Görmezsen eksik kalırsın!” diyerek uyardığı, Victor Hugo’nun onu hiç görmeden adına şiir yazıp “İzmir bir prensestir” diye övdüğü İzmir; sınır kenti ve farklı bölgelerin geçiş merkezi konumunda olan 4.061.074 (TÜİK 2013) kişilik nüfusu ile Türkiye’nin 3. büyük kentidir. Ege Denizi kıyısında adeta bir inci gibi salınan İzmir 8.500 yıllık geçmişi ile de büyük tarihi ve kültürel zenginliği barındırmaktadır. İzmir; coğrafi konumu, kültürel ve tarihî zenginliği, Metropol olması, Türkiye’nin en Avrupai şehri olması, farklı bölgeler arasında geçiş noktası olması dolayısıyla ulaşımın kolaylığı (hem deniz hem kara hem de hava ulaşımının kullanım kolaylığı ve rahatlığı), turizme uygun iklim yapısı, kültürel faaliyetlere ve sanat etkinliklerine müsait sosyal-kültürel yapısı, 629 kilometrelik kıyı uzunluğu ve  bunun 101 kilometrelik bölümünün tamamen doğal plajları içermekte olması ile de farklı turizm çeşitlerine uygundur. İzmir aynı zamanda farklı kültürlerin, yaşam tarzlarının, inançların (Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Ermeni, Rum, vb. gibi) binlerce yıldır bir arada barış içinde yaşadığı bir hoşgörü şehri ve kavimler kapısıdır. İzmir; Tepekule (Bayraklı), Symrna, Efes, Pergamon (Bergama), Teos (Sığacık), Lebedos (Ürkmez), Kyme (Aliağa), Allianoi (Yortanlı), Thyrea (Tire), Phokaia (Foça), Kolophon (Değirmendere), Erythrai (Çeşme), Klazomenai (Urla), Metropolis (Torbalı), Claros (Ahmetbeyli) ve Myrina (Aliağa) gibi tarihte hüküm sürmüş olan uygarlıkların yaşadığı topraklara ve gün yüzüne çıkmamış yaklaşık 36 uygarlık merkezinin miraslarına sahip binlerce yıllık yerleşim yeridir. İzmir; tarihin her döneminde insan sağlığına hizmet etmiş dünyaca bilinen Agamemnon, Asklepion, Allianoi, Karakoç ve Çeşme-Şifne Ilıca, vb. (19 Kaplıca) şifa merkezleri ile günümüzde de özellikle İskandinav ülkelerinden ve dünyanın her yerinden gelen ziyaretçilerine sağlıklı yaşam alternatiflerini sunan ve potansiyeli çok yüksek olan sağlık ve termal turizm merkezidir. İklimi Akdeniz iklim kuşağında kalan İzmir'de yazları sıcak ve kurak kışları ılık ve yağışlı geçmektedir. Dağların denize dik uzanması ve ovaların İç Batı Anadolu eşiğine kadar sokulması, denizel etkilerin iç kesimlere kadar yayılmasına olanak vermektedir. Ancak, İl bütününde yükseklik, batı ve kıyıdan uzaklık gibi fiziksel coğrafya farklılıkları, yağış, sıcaklık ve güneş açısından önemli sayılabilecek iklim farklılıklarına da yol açmaktadır. Temmuz-Ağustos ayları en sıcak ve ocak-şubat en soğuk aylardır. Kar yağışı yok denecek kadar azdır. Sıcak yaz aylarında “imbat” ismi verilen rüzgâr serinlik getirir. Kara ve denizin gece-gündüz arasındaki ısınma ve soğuma farkından meydana gelen bu rüzgâr sâdece bu ile âittir. Kavurucu yaz günlerinde İzmir’e tatlı bir serinlik getirir. Bitki Örtüsü Akdeniz iklim bölgesinde yetişen geniş, sert ve iğne yapraklı, sürekli yeşil kalan, kuraklığa dayanıklı ağaç ve çalılar, yaygın doğal bitki örtüsünü oluşturur. Bitki örtüsünde kızılçam, fıstık çamı, karaçam, selvi, maki ve zeytin ağaçlarına bol rastlanır. Bağ ve meyve bahçeleri oldukça geniş yer kaplar. Kozak Dağı, Türkiye’nin en büyük çam fıstığı istihsal yerlerinden biridir. Coğrafya İzmir İli kuzeyde Madra Dağları ve Balıkesir İl sınırı, güneyde Kuşadası Körfezi ve Aydın İl sınırı, batıda Çeşme Yarımadası ve kendi adı ile anılan İzmir Körfezi, doğusunda da Manisa İl sınırı ile çevrilmiş bir coğrafyaya sahiptir. İzmir ili içinde Ege Bölgesi'nin önemli akarsularından olan Gediz'in aşağı çığırı ile Küçükmenderes ve Bakırçay akış gösterir. Diğerleri sel karakterli küçük akarsulardır. Gediz Nehri, İçbatı Anadolu'da Murat Dağı'ndan doğar. Toplam uzunluğu 400 km.dir. İzmir sınırı içindeki Yamanlar Dağı'ndan doğan Kemalpaşa Çayı Gediz'in en önemli kollarından biridir. Gediz, Manisa Ovası'nın batısında İzmir il sınırına ulaşır, Yamanlar Dağı ile Dumanlı Dağ arasındaki Menemen Boğazı'ndan geçerek, Foça'nın güneyinde denize dökülmektedir. Küçükmenderes, Bozdağlar'dan doğar. Uzunluğu 124 km.dir. Kendi ismi ile anılan çok bereketli bir ovayı sulayarak, Selçuk ilçesinin batısında denize dökülür. Küçükmenderes de bol alüvyon getirdiği için, kıyı çizgisini devamlı olarak ilerletmiş, bu yüzden ilk çağların en önemli liman kentlerinden olan Efes, bugün denizden 5-6 km içeride kalmıştır. Bakırçay, doğuda Ömerdağ, kuzeyde Madra, güneyde Yunt Dağı'ndan gelen kollardan oluşur, 128 km uzunluğundadır. Ege Havzası'nın bir parçası olan ve büyük bölümü İzmir il sınırları içerisinde yer alan Bakırçay Havzası'nın en önemli akarsuyudur. Çandarlı Körfezi'nde denize dökülmektedir. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre İzmir İl sınırları içerisinde: İşletmede olan; ·       11 adet Baraj ve HES ( Hidro Elektrik Santrali); Alaçatı (Çeşme), Balçova, Beydağ, Çatlıkoru (Kınık-Paşaköy),Güzelhisar (Aliağa),Kavakdere (Seferihisar), Kestel (Bergama), Seferihisar, Tahtalı (Gümüldür), Ürkmez (Seferihisar), Yortanlı (Kınık-Paşaköy) barajları. ·        2 gölet  ; İzmir Karaburun Mordoğan  ve Menderes Değirmendere Ataköy Göletleri İnşa halinde olan; ·        4 adet Baraj ve HES; Aktaş (Ödemiş), Burgaz (Bayındır), Yiğitler (Kemalpaşa), Rahmanlar (Ödemiş) barajları ·        6 adet gölet; Dikili-Harputlu, Kiraz, Menemen-Emiralem, Menemen-Süleymanlı, Ödemiş-Bademli, Tire-Yenişehir göletleri bulunmaktadır. Yeryüzü Şekilleri İzmir ilinin yeryüzü şekilleri, yakın jeolojik geçmişin bir sonucudur. Doğu batı doğrultusunda uzanan sıradağlar arasında yer alan çöküntü ovaları ve akarsu ağızlarındaki birikinti ovaları, yeryüzü şekillerinin ana hatlarını meydana getirirler. İlin en kuzeyinde Madra Dağları bulunur. 1250 metreyi aşan yüksekliğe sahip olan bu dağlar, kuzeyindeki Burhaniye-Havran Ovaları ile güneyindeki Bergama Ovası arasında önemli bir yükselti meydana getirirler. Güneybatıya, Altınova ve Dikili'ye doğru uzanan kolları kıyı yakınlarına kadar ulaşır ve burada alçalarak kıyı düzlüklerine karışır. Madra Dağları'nın güneybatı ucu, Bergama batısında Geyiklidağ adı ile anılır. Burada yükseklik 1061 m.ye ulaşır. Madra Dağları üzerinde bazı yerler 500-700 m. yüksekliğinde hafif dalgalı düzlükler halindedir. Buralara yayla adı verilir. Fıstık çamı ormanları ile kaplı Kozak Yaylası bunların en bilinenidir. Madra Dağları'nın güneyinde Bakırçay Ovası yer alır. Ova, genel olarak, Soma yakınlarından Çandarlı Körfezi'ne kadar kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanır. Uzunluğu 60 km. kadardır. Bakırçay ve kollarının getirdiği alüvyonlarla örtülü olan ovanın en fazla genişlediği yer Kınık'ın kuzeyinde bulunur. Bakırçay Ovası'nın güneyinde Yunt Dağları yer alır. Bunlar, doğudaki Sultan Dağları ile birleşirler. Akarsu vadileri ile çok parçalanmışlardır. Yunt Dağı, Dumanlı Dağı, bunlarla birleşmiş durumda olan Sultan Dağı ve Çamlıdağ, Bakırçay Ovası'nın güneyinde kesintisiz dağlık bir alan meydana getirir. Dumanlı Dağ'ın en yüksek noktası 1098 m. dir. Dumanlı Dağ'ın güneyinde, içine Gediz Nehri'nin yerleşmiş olduğu çöküntü alanı bulunur ve Dumanlı Dağ ile Yamanlar Dağı arasında 10 km. uzunluğunda dar bir boğaz meydana getirir. "Menemen Boğazı" adı verilen bu dik yamaçlı derin vadinin doğusunda Alaşehir'e, hatta Sarıgöl'e kadar Gediz Ovası uzanır. Bu ova, esas itibariyle Manisa ili sınırları içinde kalır. Menemen Boğazı, batıya doğru Emiralem'den itibaren genişler, alçalır, Gediz Deltası'na bitişir. Gediz Nehri, döküldüğü yerde geniş bir delta meydana getirmiştir. Delta düzlüğünün kuzey-güney doğrultusundaki uzunluğu yaklaşık olarak 20 km. kadardır. Menemen Ovası ve Gediz Delta Ovası adı verilen bu düzlük, ülkemizin en verimli ovalarından birini teşkil eder. Yamanlar Dağı genç bir volkan konisidir. Fazla aşınmamıştır. Yamanlar Dağı üzerinde, tektonik kökenli bir kayma sonucunda oluşan çukurluğa Karagöl yerleşmiştir. Yamanlar ve Manisa Dağları'nın meydana getirdiği yüksekliğin güneyinde bir çöküntü alanı vardır. Bu çöküntü çukurunun batı kısmı deniz tarafından kaplanmış ve İzmir Körfezi meydana gelmiştir. Körfezin doğusunda, etraftaki yamaçlardan inen akarsuların getirdiği alüvyonların denizi doldurması ile oluşmuş Bornova Ovası, onun doğusunda Kemalpaşa Ovası bulunur. Bornova Ovası ile Kemalpaşa Ovası arasında yüksekliği 250 m. ye kadar çıkan Belkahve Geçidi yer alır. İzmir Körfezi ve Kemalpaşa Ovası'nın kapladığı çöküntü çukurunun güneyinde, doğu-batı doğrultusunda uzanan yüksek ve dağlık bir alan ortaya çıkar. Bu dağlara genel olarak Bozdağlar adı verilir. Bozdağlar, doğuda Sarıgöl'ün güneyinden başlar ve Kemalpaşa güneydoğusundaki Karabel Geçidi'ne kadar uzanır. Bozdağlar en yüksek noktaya Birgi'nin kuzeyinde ulaşır. Burada yükseklik 2159 m. ye kadar çıkmaktadır. Bozdağlar, kuzeyindeki Gediz Ovası'na ve güneyindeki Küçükmenderes Ovası'na dik yamaçlarla iner. İzmir Körfezi'nin doğusunda yüksekliği 1500 m.ye kadar çıkan Kemalpaşa Dağları heybetli bir görünüm meydana getirir. İzmir kentinin batısında Çatalkaya (Kızıldağ) yükseltilerinde yamaçlar çok dik, vadiler derin ve dardır. Çatalkaya'dan batıya doğru yükseklikler gittikçe alçalır. Urla'dan Çeşme'ye kadar olan yerlerde 500 m.yi geçen tepelere az rastlanır. Karaburun Yarımadası'nda bu sıradağlara dikey durumda olan ve kuzeyden güneye doğru uzanan dağlar bulunur. Bu dağların en yüksek olanı, Karaburun ilçe merkezinin güneyinde 1218 m.ye kadar çıkan Akdağ'dır. Bozdağlar'ın güneyinde Küçükmenderes Ovası yer alır. Üzeri çok verimli alüvyon toprakları ile örtülmüştür. Küçükmenderes Ovası, doğuda hemen hemen Beydağ yerleşim alanından başlar, ortalama 10-15 km. genişlikte, Torbalı ve Selçuk'a kadar uzanır. Küçükmenderes Ovası'nın bazı yerlerine, yerleşme merkezlerinin ismi verilmiştir. (Ödemiş, Tire, Bayındır, Selçuk ovaları gibi). İzmir ilinin güney sınırı üzerinde Aydın Dağları uzanır. Bunlar Bozdağlar kadar yüksek değildir. En yüksek yeri Cevizli Dağı'nda 1646 m.ye ulaşır. Aydın Dağları'nın  Küçükmenderes Ovası'na bakan kuzey yamaçları çok diktir.
...Devamını Oku
Yeryüzü Şekilleri
Adı Tür Özellikler
İzmir Körfez
    İklim
    Ortalama Sıcaklık Nem
    Aliağa İlçesi; doğusunda Manisa, kuzeyinde Bergama, güneyinde Menemen, güneybatısında Foça, batı ve kuzeyinde de Ege Denizi ile çevrilidir. Güney doğusunda Dumanlı Dağı ve kuzey doğusuna düşen Yunt Dağı bulunur. Aliağa'nın yüzölçümü 412,5 km2’dir. İonia Göçü’nden sonra, Eolia ve İonia bölgesinde Grek kolonileri kurulmuştur. Anadolu’nun Persler tarafından istilası sırasında, bu kentlerin büyük bir kısmı Perslerin egemenliğine girmiştir. MÖ.312’de Büyük İskender'in, Perslerin egemenliğine son vermesiyle, bu kentlerin büyük bir kısmı Makedonya egemenliği altına girmiştir. İskender’in ölümünden sonra, Aliağa’nın da bulunduğu yöre Pergamon Krallığı’nın egemenliğine girmiştir.Romalılar buraya hakim olmuştur. Roma’nın ikiye ayrılmasından (M.S.395) sonra, Bizanslıların egemenliğine girmiştir. Kommenler soyu ile Anadolu'da Türk etkisi görülmeye başlamış ve 1071 Malazgirt Savaşından sonra Anadolu hızla Türkleşmeye başlamıştır. Malazgirt Savaşı’ndan sonra, Türkmen boylarının bir kısmı buraya yerleşmiştir. Aliağa, 1890 yılı “Aydın Vilayeti Salnamesi”nde; Menemen kazasına bağlı bir köy olarak kayıtlı olup, I.Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanlılar, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkardıklarında Aliağa’da yaşayan halk buradan ayrılmış ve yerlerine Midilli Adası’ndan gelen Rumlar yerleşmiştir. Aliağa, 9-10 Haziran 1919’da Yunan işgaline uğramıştır. Düşmanın 9 Eylül’de İzmir’de denize dökülmesinin ardından, Türk Ordusu 13 Eylül 1922 günü Aliağa Çiftliğine geldi. Osmanlılar döneminde nahiye olan Aliağa, 1 Mart 1952 yılında belediyelik olmuştur. 21 Ocak 1982 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 2585 sayılı kanun ile de Aliağa kasabası ilçe statüsüne kavuşmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (87376) kişi olmuştur. Tarihi Yerler: Aliağa’nın bulunduğu yöre, eski bir yerleşim alanıdır. Antik Çağ’da Eolis denilen bu bölgede; Kyme, Myrina, Aigai (Nemrutkale), Gryneion (Gyrna) ve Pitane (Çandarlı) gibi antik kentler kurulmuştur. Ekonomisi: Aliağa, Petro Kimya sanayinin kurulmasıyla birlikte 15-20 yıl içinde bir sanayi kentine dönüşmüştür. 1960'lı yılların başına kadar tarımsal yoğunluklu ekonomik etkinliğe sahip olan Aliağa, 1961 Anayasası uyarınca, "Ağır Sanayi Bölgesi" olarak kabul edilince, 1970'lerden itibaren sanayi yoğunluklu ekonomiye dayalı bir karakter kazanmaya başlamıştır. Makro ölçekteki kamu yatırımları olan Petkim-Tüpraş gibi dev sanayi kuruluşlarının bölgede kurulmasıyla başlayan Sanayileşme hızını arttırarak devam etti. Çakmaktepe Doğalgaz Çevrim Enerji Santrali Aliağa Organize Sanayi Bölgesi içinde yer almaktadır. Petkim ile diğer Sanayi tesislerinin su ihtiyacını sağlamak amacıyla Petkim tarafından inşaat montajı yapılmış olan Güzelhisar barajı 158 milyon m3 hacimlidir. Barajdan içme, kullanma ve sanayi suyu sağlanmaktadır.Kaynağını Güzelhisar Çayı’ndan alan Baraj 14.207 uzunluğundadır. Barajın suyu 1.400 mm çapındaki isale hattı yolu ile Petkim Sahasına iletilmekte, buradaki tesiste arıtılıp kullanılmaktadır. Turizm: Aliağa'da yer alan 3 Turistik tesiste toplam 113 oda ve 232 yatak kapasitesi mevcuttur. Ulaşım: İzmir'e 59 Km olup, tüm ulaşım imkanlarının kullanılabildiği Aliağa ilçesi, özellikle iskeleleriyle öne çıkmaktadır. Aliağa-Menderes arasında da İzmir Adnan Menderes Havalimanı'na direk ulaşımı sağlayan Metro(İZBAN) hattı mevcuttur.
    ...Devamını Oku
    Eskiden Ayesefit olarak bilinen köyün adı, köy arazisinin büyük bir kısmının balçık olması nedeniyle, Balçık Havi olarak değişmiş ve daha sonra Balçık Ova’nın birleşmesiyle bugün ismi Balçova olan ilçe Konak, Karabağlar ve Narlıdere İlçeleri ile komşudur. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNSK) göre nüfusu (78 121) kişidir. Yüz ölçümü 29.000 dekardır. M.Ö. 1200 yıllarında İonia göçü sırasında kolonistlerin buraya yerleştiği ve yerli halk ile kaynaştığı olasıdır. Pers, Roma ve Bizans dönemlerinde burada yerleşim olduğu bilinmektedir. Homeros’un İliada Destanı’nda Troia Savaşı’na katılan Agamemnon ve Menelaos’un buradaki şifalı sularda yaralı askerlerini iyileştirdiği yazılıdır. Sonraki dönemlerde Narlıdere’de deniz kenarında oturan, balıkçılıkla geçinen halkın korsanların saldırılarından kurtulmak için Balçova Mevkiine göç etmişlerdir. Roma döneminde Agamemnon’un Troia Savaşı’nda konakladığı yerde bulunan kaplıcalardan yararlanmak üzere 4 km2.lik bir alan üzerinde tesisler ve hamam yapılmıştır. İlçede herhangi bir tarihi eser olmayıp, Termal Tesisleri ile Teleferik Tesisi, ormanlık saha, baraj ile İnciraltı’ndaki Gençlik Parkı, Sahil ve Çakal Burnu Dalyanı ilçenin doğal güzellikleridir. Teleferik tesisleri doyumsuz manzarasıyla gelenleri büyülüyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi'nce yeniden düzenlenen 06 Mayıs 2000 tarihinde hizmete başlamış olan tesislerde teleferik ile üç dakika süren ve enfes bir İzmir manzarasının eşlik ettiği yolculuk ile tepedeki tesislere ulaşılır. Temiz havada, İzmir manzarasına hâkim dinlenme tesislerinde ailenizle birlikte piknik yapabilirsiniz. Spor ve doğaseverler için geniş imkânlar sunan tesislerde, sporseverlere heyecanlı anlar yaşatacak özel tırmanma şeritleri bulunmaktadır.
    ...Devamını Oku
    İlçenin toplam yüzölçümü 588 Km²‘dir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (39 925) kişi olmuştur. Doğusunda Ödemiş, güneyinde Tire, batısında Torbalı, kuzeyinde Kemalpaşa ve Turgutlu İlçeleri bulunmaktadır. İlçenin kuzey-güney doğrultusundaki uzunluğu yaklaşık 16 km, doğu-batı doğrultusundaki uzunluğu ise 25 km’dir. İlçe merkezi Ege denizine dik olarak uzanan sıradağların üzerindeki Bayındır ve Basra tepelerinin güney yamaçlarına kurulmuştur. Doğusundan gelen Küçük Menderes Nehri ilçenin Tire ilçesi ile sınırını oluşturmaktadır. Bayındır İlçesinin bir yerleşim yeri olarak ne zaman kurulduğu, tam olarak bilinmemektedir. Araştırmalar yörede M.Ö. 3000’li yıllarda Hititlerin, 700’lü yıllarda Frigya ve Lidyalıların, M.S. 900’lü yıllarda Bizanslıların, 1084 yılından sonra Selçukluların ve 1425 yılından sonrada Osmanlıların Egemen olduğu ortaya koymaktadır. Bayındır, bir nahiye iken 1871’ de Belediye, 1875’ de ilçe merkezi haline gelmiştir. İlçe 30 Mayıs 1919 yılında Yunan işgaline uğramış ve 2,5 yıllık işgalden sonra 4 Eylül 1922 de kurtarılmıştır. Bayındır İlçesi merkez dâhil, 38 yerleşim biriminden meydana gelmektedir. Bu yerleşim yerlerinin 2’si belediye, 36'sı köydür. Bayındır’da süs bitkileri üretimi yapan 230 adet küçük ve orta ölçekli işletme bulunmaktadır. Kapalı alan (seralar) ve açık alanda toplam 631,150 m2' lik üretim yapılmaktadır. Son yıllarda üretimdeki artışla dış mekân süs bitkileri üretimde ilk sıraya yerleşmiştir. Üretilen dış mekân süs bitkileri özellikle belediyeler tarafından satın alınarak şehirlerin güzelleşmesine katkıda bulunmaktadır. 1980'li yıllardan sonra çiçekçilik başlı başına bir gelir kaynağı olarak üreticiler tarafından geliştirilmiş, ürün çeşitliliği arttırılmış ve günümüzde bahçe, salon, mevsimlik, ağaç türü gibi zengin çeşitleriyle yurdumuzun her köşesine satış yapılmaktadır. Ayrıca Bayındır çiçekçiliğini tanıtmak, yeni pazarlar oluşturmak, iş istihdamını artırmak, çiçekçilik sektörünün gelişimini sağlamak amacıyla çiçek şenliği düzenlenmeye başlanmıştır.
    ...Devamını Oku
    İzmir metropolünü oluşturan 11 ilçeden biri olan Bayraklı; şehir merkezinde, İzmir Körfezi’nin kuzeydoğusunda İzmir-Çanakkale yolu üzerinde yer alır. Yamanlar Dağ Grubu'nun güney yamaçlarını da içine alan Bayraklı'nın doğusunda Bornova İlçesi, batısında İzmir Körfezi ve Karşıyaka İlçesi, kuzeyinde Karşıyaka ve Bornova İlçeleri, güneyinde ise İzmir Körfezi ve Konak İlçesi bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü yaklaşık 3700 hektardır. İlçede 1 belediye (Bayraklı Belediyesi) teşkilatı, 1 köy ve 23 mahalle bulunmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNSK) göre ilçenin nüfusu (312 263) kişi olmuştur. İzmir'in kuruluş tarihi ve yeri konusunda bilgiler tartışmalı olmakla birlikte, bugün Bayraklı semtinde yer alan ve Tepekule olarak tanınan ören yerinin, eski İzmir'in kuruluş yeri olduğu kabul görmektedir. Eski İzmir'in kuruluş tarihi ve kurucularının kim olduğu hakkındaki bilgilerimiz bir kaç kategoride toplanabilir. Bu söylencelerden birisi, İzmir'in ilk kurucularının Amazonlar olduğuna ilişkindir. Bir diğeri ise, efsanevi Frigya kralı Tantalos'un ismi etrafında gelişir. Söylencelerdeki bir başka anlatıda ise, kentin kurucularının Lelegler olduğu dile getirilmektedir. Smyrna, İzmir Bayraklı’daki höyük üzerinde yer alır. Antik dönemde batısı ve güneyi denizle çevrili küçük bir yarımadacıktır. Yüz ölçümü yaklaşık yüz dönüm olan Bayraklı Höyüğü, bir düzlük üzerinde kurulu küçük bir tepeciktir. Smyrna Kenti, bu tepecik üzerinden ovaya doğru geniş bir alana yayılır. Bayraklı Höyüğündeki ilk bilimsel çalışmalar Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal ve Prof. Dr. John M. Cook tarafından İngiliz Türk üyelerden oluşan bir heyet ile 1948-1951 arasında gerçekleştirilmiştir. 1948 den itibaren yapılan çalışmalar M.Ö. 11. Yüzyılda bir Aiol şehri olarak kurulan Smyrna’nın, özellikle M.Ö. 700-550 tarihleri arasında, mimarlık alanında büyük bir atılım gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Gyges’in tahta çıkışından (M.Ö. 680) sonraki ve özellikle Alyattes zamanındaki Lidya saldırıları (M.Ö. 600) Lidyalıların Smyrna için her zaman tehlike oluşturduklarını gösterse de Smyrna, en parlak dönemini bu süreçlerde yaşamıştır. Kenti çevreleyen suru, çok odalı, banyolu evleri, kutsal yapısı, kamu hizmeti veren çeşmesi ve geometrik dokulu kent planı ile Smyrna, Batı Anadolu'da Arkaik Dönem için ideal bir kent örneğidir. Kazılar, burası için çok önemli bilimsel sonuçlar ortaya koymaktadır. Bunun en başta geleni Hellen göçünün 1050 tarihlerinde gerçekleşmesi ve kentteki tapınağın, Anadolu’da bulunan en eski Hellen tapınağı olmasının keşfidir. Ekrem Akurgal 1966 yılında Smyrna kazılarına tekrar başlar. 1992' ye kadar yaptığı çalışmalarla Bayraklı Höyüğü’nde Geometrik, Arkaik ve Klasik dönemlere ait yerleşme katlarını, Smyrna'nın M.Ö. 7. yy. sonu ile M.Ö. 4. yy.da dâhil olmak üzere kullanılan, Athena Tapınağı önünden başlayıp, batıda, limanda son bulan ana caddesini ve caddeye dik olarak ulaşan birbirlerine paralel sokaklarını günışığına çıkarır. Bu geometrik dokunun, Hippodamos'un kent planının ilk aşaması olduğuna dikkati çeker. 1993 ten itibaren Prof. Dr. Meral Akurgal başkanlığında sürdürülen çalışmalar kent içi ve kent surları olmak üzere iki alanda yoğunlaşmıştır. Smyrna turizm yönünden çekici bir ören yeri olmamasına karşın, modern kentin tarihi kimliğini sergileyen bir açık hava müzesidir. Yurdumuzdaki eski eserler, hem ulusal kültür varlığımız hem de bütün insanlığın ortak mirasıdır. Bu nedenle modern İzmir’in tam ortasında yer alan ve bir açık hava müzesi niteliği taşıyan Bayraklı Höyüğü üzerindeki kültür varlığımızın ziyarete açılarak turizm açısından değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenlerle ve aynı zamanda arkeoloji ve tarih bilincinin ziyaretçilere kazandırılması düşüncesiyle höyük eteklerinde sergileme alanları ve bir gezi parkuru projesi hazırlanmaktadır.
    ...Devamını Oku
    Bakırçay'ın kuzeyinde, antik Pergamon kentinin yer aldığı yamaç üzerinde kurulmuştur. İlçeye bağlı (Göçbeyli, Ayazkent, Zeytindağ, Yenikent, Bölçek) 5 Belde ve 114 köyü bulunmaktadır. Yüzölçümü 1573 km², İlimize Uzaklığı 107 km. dir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (101 917) kişi olmuştur. Rakımı merkezde 68-Akropol’de 331 m.dir. İlçenin kuzey kesimi ormanla kaplıdır. (Kozak Dağı ve yaylası) Güney kesimleri ise ovalıktır. Kozak yaylası ve Bakırçay havzasında bulunan Bakırçay nehri 128 km uzunluğundadır. Pergamon, Kuzey Ege’de Kaikos (Bakırçay) nehrinin doğu-batı yönünde uzandığı çöküntü vadisinin kıyısında yer almaktadır. Antik metinlerde Pergamon ya da Pergamum olarak geçen kentin adı, Anadolu’da çok eski dönemlerden beri bilinen yöresel bir dilden gelip ‘Kale’ veya ‘Müstahkem Mevkii’ anlamına gelmektedir. Pergamon Tepesi’ndeki Akropol’de ilk yerleşim izleri M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllara kadar gitmektedir. Büyük İskender’in M.Ö. 334 yılında Doğu seferine çıkmasıyla Persler’in Anadolu’daki 200 yıllık saltanatı son bulmuştur. Bu tarihten sonra tüm Batı Anadolu’da olduğu gibi Pergamon da Makedonya Krallığı’nın hâkimiyeti altına girmiştir. Ancak İskender’in ölümüyle M.Ö. 282 yılında isyan çıkaran Philetairos yönetime el koymuş ve yaklaşık 150 yıl sürecek olan Bergama Krallığı’nın temelleri atılmıştır. II. Eumenes döneminde, Atina Akropolü örnek alınarak Bergama’nın Helenistik Dünya’nın en güzel kentleri konumuna ulaştırılması amaçlanmıştır. Pergamon krallarının kültür ve sanata verdikleri önem, mimarlık ve heykeltıraşlık açısından önemli eserlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. 14. ve 15. yüzyıllarda Bergama büyük gelişim göstermiş, önemli yapılar inşa edilmiş, şehir Bakırçay Ovası’na doğru genişlemiştir. Helenistik Dönemin en görkemli yerleşim merkezlerinden olan Bergama Akropolü’nde Zeus Sunağı, Dionysos Tapınağı, Athena Tapınağı ve Demeter Tapınağı ve dünyanın en dik tiyatrosu bulunmaktadır. Bu yapıların içinde en önemlisi Zeus Sunağı’dır. Bergamalıların büyük zaferini simgeleyen bu büyük sunağın üzerinde heykelcilik sanatının ilk ve en güzel örnekleri uygulanmıştır. Bu yapı bugün Almanya’nın Berlin şehrindeki “Pergamon Museum”da sergilenmektedir. Zamanında 200 bin tomar kitaptan oluşan Büyük Kütüphane de Akropol’ün önemli yapılarındandır. Bergamalılar kendi icatları parşömen kâğıdından kitaplarla bu kütüphanede büyük bir kültür hazinesi yaratmışlar ve Mısırlıların papirüsü ile yarışmışlardır. Eczacılığın Babası “Hekim Galenos”un kenti Bergama’da kurulan dönemin en büyük sağlık merkezi Asklepion, Sağlık Tanrısı Asklepieos’a adanmış olup M.Ö. 4. yüzyıldan M.S. 5. yüzyıla kadar ünlü bir tedavi merkezi olarak etkinliğini sürdürmüştür. Şifa havuzlarıyla cilt hastalıklarının ve telkin yoluyla psikolojik rahatlama tedavilerinin yapıldığı Asklepion’da Kütüphane, Tiyatro, Asklepios Tapınağı ve Kutsal Bodrum yapıları bulunmaktadır. Her yıl, Mayıs ayında uluslararası psikoterapi konferansları burada yapılmaktadır. Yedi kiliseden biri olarak bilinen Bazilika (Kızıl Avlu), ilk önce Mısır Tanrıları tapınağı (Serapeion) olarak yapılmış, daha sonra kiliseye çevrilmiştir. Bergama ekonomisi tarıma dayanmaktadır. Son zamanlarda mantar üreticiliği ve seracılık önem kazanmıştır. Bergama tarımsal ürün bakımından İzmir'in en gelişmiş ve zengin ilçelerindendir. Kozak yaylasında çam fıstığı üretilmekte olup bölgede Kalkınma Kooperatifi kurulmuştur. Bergama’da 15.yüzyıla uzanan dokumacılık kültürü günümüzde de birçok köyün geçim kaynağını oluşturur. Bergama köylerinde Yağcıbedir adıyla bilinen ünlü halıların yanı sıra kilim, heybe, torba, çuval vb. dokunur. Yeraltı zenginlikleri olarak perlit rezervi, linyit, granit ve taşocakları, altın madeni bulunmaktadır. Doğal kaplıca suları ve su kaynakları yönünden de zengindir.
    ...Devamını Oku
    Beydağ, İzmir’in doğusunda yer alır. İl merkezine uzaklığı 142 km’dir. Kuzeyinde Kiraz; doğusunda Nazilli; batısında Ödemiş; güneyinde Sultanhisar ile çevrelenir. İlçenin, yüzölçümü 162 km2’dir. Beydağ ilçesi 1671 yılında Beydağ’ına gelen Evliya Çelebi "Biyan kökü çok olduğundan, biyanbol'dan galat olarak verilmiştir" der. 1672'lerde Balyambolu olarak adı sayılı kazalar arasında geçer. Balyambolu adı 1926 yılı, İzmir Vilâyeti Meclis-i Umumisinin kararı ile BEYDAĞ olarak değiştirilmiştir.1927 yılında nüfus azlığı ile kaldırılan belediyelik, 37 yıl sonra 1964 yılında tekrar verilmiş Belde olmuştur. Beydağ 121 yıl sonra 1988 yılında tekrar İlçe yönetimine kavuşmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNSK) göre ilçenin nüfusu (12 276) kişi olmuştur. Çevredeki kaya mezarları ve Pilâv tepe, İntepe, Cintepe, Beyler Tepesi tümülüsleri, bir zamanlar yörede Lidyalıların egemen olduğunun belgeleridir.Tüm bu kalıntılar eski çağlardan bu yana Beydağ’ın önemli bir yerleşim merkezi olduğunun kanıtıdır. Beydağ’ın tarihte bilinen ilk adı Palaipolis olup, kurucuları ise Lidyalıların soyundan olan Kibyrahlardır. Lidyalıların soyundan olan Kibyrahların önemli bir özelliği de demir işçiliği ve kakmacılıktır. Günümüzde Adagüre köylülerinin demircilik zanaatının o zamanlardan beri süregeldiği düşünülmektedir. Sırasıyla Lidyalılar, Kimmerler ve Perslerin egemenliğinde kalan Beydağ, M.Ö. 334 de Büyük İskender'in Persleri yenmesinden sonra Menderes Ovası ile birlikte İskender'in yönetimi altına girmiştir. Büyük Iskender’in ölümünden sonra da Romalılar Krallık topraklarına el koymuşlar ve "Kilbis" adı verilen Yukarı Kaystromtai (Kiraz-Beydağ ovası) Roma yönetimine girmiştir. Daha sonra M.S. 4. yüzyıla kadar Bizans İmparatorluğu’nun hudutları içinde kalmıştır. Bu zaman içinde bakımsızlıktan harap olan ve Paganizm yasaklanan bölgeye sonra Hıristiyanlık hakim olmuş ve kiliseler yapılmıştır. Günümüzde Kilise kalenin batısında yer aldığından, Palaiapolis şehrinin 5.yy`da bugünkü ilçe merkezinin batısında olduğu düşünülmektedir. 1079–1080 yıllarında Selçukluların fetihleri Akdeniz, Ege Denizi ve Karadeniz kıyılarına kadar gelmesiyle Kilbiyanon ovasındaki: Palaiapolis (Balyambolu, Beydağ), Koloe (Keleş, Kiraz), Byrgion (Birgi). Hypaipa (Dabbey. Günlüce) Nikaia gibi kent ve kaleler Türklerin eline geçer. Palaiapolis belki bu sırada, belki de bundan sonralarda Balyambolu adını almış olabilir. Beydağ bu beyliklerin ortasında ve etki alanı içinde kalmıştır. Balyambolu 1838–1849 yıllarında Aydın Livasına bağlı bir kazadır. Balyambolu 1867 yılına kadar kaza olmuş bu tarihten yaklaşık yüz yıl sonra, nüfusunun çoğalması ile 1964 de belediyelik olmuştur. 23–24 Haziran 1919’da Beydağ’ın Yunan askerleri tarafından işgaliyle Beydağ halkının acı ve hüzün dolu günleri başlamıştır. İlk işgali gerçekleştiren Efzon birlikleri halka insanlık onuruyla bağdaşmayacak her türlü mezalimi yapmış, halk Nazilli yoluyla Kuyacak’a ve Denizli köylerine, Karacasu ve Bozdoğan ilçelerine göç etmek zorunda kalmıştır. 2 Eylül 1922’ye kadar Yunan işgali ve yönetimi altında geçen dönemde Beydağ halkı, bir yandan işbirlikçi azınlıklarla ve işgal kuvvetleriyle diğer yandan da İstanbul yönetiminin Milli Mücadele karşıtı tutumuyla mücadele etmiştir. Beydağ halkının büyük bir bölümü tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlamaktadır. Bölge toprağı çok verimli olmasından ve iklim koşullarının da uygunluğu nedeniyle aynı topraktan bir yılda iki - üç ürün elde edilebilmektedir. Hayvancılık ise; daha çok ovada ve merkezde büyükbaş hayvancılık başta olmak üzere, küçükbaş hayvan da beslenmektedir. Küçük el sanatları da oldukça gelişmiş olup; marangozluk, terzilik, ayakkabı imalatı, demir doğramacılığı ve çilingirlik başta gelmektedir. Çok çalışkan olan Beydağlı kadınlar, tarım ve hayvancılığın dışında kalan zamanlarda iğne oyası ile dantel işleyerek ev ekonomisine katkıda bulunmaktadırlar.
    ...Devamını Oku
    İzmir’in kuzeydoğusunda, Yamanlar Dağı eteğinde, 380 kuzey enlem ve 270 derece boylam üzerinde bulunan Bornova, İzmir’e 8 km. uzaklıktadır. Bornova, köyleriyle birlikte 205 km2’lik bir alanı kapsamaktadır. 1958 yılında ilçe statüsüne kavuşan Bornova, 1955 yılında kurulan Ege Üniversitesi kampüsü sayesinde 1960’lı yıllardan itibaren giderek öğrenci kenti olmaya başlamıştır. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (435 162) kişi olmuştur. Manda Çayı, Kavaklıdere Çayı, Şeytanderesi Çayı, Bornova Çayı, Nif Çayı önemli akarsulardandır. Yamanlar Dağı üzerinde İkizgöl yer almaktadır. Bu Çam ormanları arasında İlçe’nin önemli dinlenme alanlarından birini oluşturmaktadır. İsmi Osmanlı kayıtlarında Birunabad olarak geçmiş ise de ismin başlangıçta "Burunova" şeklinde geçtiği de öne sürülmüştür. Amazon’lar, Hititler, İon’lar, Frigya’lılar, Lidya’lılar, Pers’ler, Makedonya’lılar, Bergama Krallığı ve Roma’lılar bu bölgede hüküm sürmüş ve yaşamışlardır. 9 Eylül 1922 İzmir’in işgalden kurtuluşu sırasında Bornova’daki pek çok Levanten köşk ve evleri Türk ordusunca karargâh olarak kullanılmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Rum nüfusu Bornova’yı terk etmiş, Levantenlerin bir kısmı ise yaşamlarını burada sürdürmüşlerdir. Bornova, Rum göçünden doğan nüfus kaybını zaman içinde Balkanlardan, Girit’ten ve Anadolu’dan aldığı göç ile karşılamıştır. Prehistorik dönemde zengin bitki örtüsü ve hayvan kaynaklarıyla uygun çevre koşullarına sahip Bornova Ovası, İzmir’in ilk yerleşimcilerine ev sahipliği yapmıştır. En eski yerleşime ait kalıntılar Yeşilova Höyüğünde bulunmuştur (www.yesilova.ege.edu.tr) . 2005 ve 2006 yıllarında gerçekleştirilen kazı çalışmaları sonucunda Bornova Ovası’nda ortaya çıkartılan 8500 yıllık Yeşilova Höyüğü ’nün sadece İzmir’in değil aynı zamanda Ege Bölgesi’nin de bilinen en eski yerleşim merkezi olduğu anlaşılmıştır. İlk toplulukların Yeşilova Höyüğü ’ne günümüzden 8500 yıl önce yerleşmeye başladıkları tespit edilmiştir. Yeşilova Höyüğü ve höyüğün 400 m. kuzeyinde yer alan Yassıtepe Höyüğü ile birlikte ovada Bayraklı, Pınarbaşı, Bornova Anadolu Lisesi höyükleri gibi beş höyüğün yer alması, Bornova’daki yoğun eski yerleşimlerin varlığını ortaya koymuştur. Bu prehistorik yerleşimlerle gerek Bornova ve gerekse İzmir kentinin geçmişi bilinenden çok daha eski tarihlere gitmiştir. Bornova tarihin akışı içinde değişik kültürleri konuk etmiş ve bu misyonunu halen sürdürmektedir. Yakın geçmişten günümüze kadar özelliklerini yitirmeyen bazı tarihi köşk, ev ve yapıtların başlıcaları şunlardır: Paterson Köşkü, Charlton Wittal Evi, Edmund Giraud Evi, Aliotti Evi, Murat Evi, Bari Evi, Pandespanian Köşkü, Paggy Köşkü, Yeşil Köşk, Murat Evi (Perili Köşk) , Bornova Büyük Cami, St. Maria Magdalena Protestan ve Santa Maria Katolik Kiliseleridir. Bornova sınırları içerisinde İşletme Belgeli toplam 190 oda kapasiteli iki adet otel bulunmaktadır. İzmir de Bornova’dan başlayan metro hattının ulaşımı hızlandırmaktadır. Halkın dinlenme ve eğlenme ihtiyacını karşılamak üzere çok sayıda park, çocuk bahçeleri, çay bahçeleri ve semt sahaları mevcuttur. Rekreasyon alanları arasında; Homeros Vadisi, Bornova Aşık Veysel Rekreasyon Alanı, Buz Pateni Salonu bulunuyor.
    ...Devamını Oku
    Buca, kuzeyinde Bornova, doğusunda Kemalpaşa, güneydoğusunda Torbalı, güney ve güneybatısında da Konak ilçesi ile çevrilidir. Buca Nif Dağı’nın güney eteklerinde hafif engebeli bir arazide kurulmuştur. Nif Dağı’ndan kaynaklanan Melez Çayı Halkapınar’da denize dökülürken ilçe topraklarını da sulamaktadır. İlçenin yüzölçümü 134 km2’dir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (470 768) kişi olmuştur. Yörede yapılan araştırmalarda ve rastlantı sonucu ele geçen buluntulardan Antik Çağda burada bir yerleşim olduğu anlaşılmaktadır. Aynı zamanda Kral Yolu’nun bu yerleşimin yakınından geçmesi de önem kazanmasına neden olmuştur. İon göçü sırasında MÖ.610 yılında kurulduğu sanılan kente Lidyalılar (MÖ.610-546), Persler (MÖ.546-333), Büyük İskender (MÖ.333-323), Pergamon Krallığı (MÖ.263-130) ve Romalılar ile Bizanslılar (130-1076) hakim olmuşlardır. Lidyalıların MÖ.628 yılında İzmir’i ele geçirmelerinden sonra burada yaşayanların büyük bir kısmı çevredeki alanlara yerleşmişlerdir. Bugünkü Buca’nın da bu dönemde kurulduğu iddia edilmektedir. Roma’ dan sonra Bizans, Arap ve Selçuklar arasında el değiştiren İzmir daha sonra Çaka Beyi, Selçuk Beylikleri, Osmanlılar, bir ara Rodos Şövalyeleri ve Timur un elinde kalmış, nihayet Haçlı Seferleri, Venedikliler ve Cenevizlilerin etkinliklerini bertaraf eden Osmanlıların elinde 1426 da geçmiştir. Edinilen bilgiler Buca’nın yakın tarihimizde bir Rum köyü olarak belirdiğini ortaya koymaktır. Rumlarla hemen aynı zamanda görülen Avrupalı iş adamları ve bunların aileleri de İzmir yöresinde ve bu arada Buca da yerleşmişler, Buca nın gelişip zenginleşmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır. İlçede günümüze gelebilen tarihi eserler arasında; Kızılçullu Su Kemerleri, Protestan Kilisesi, Kervan Köprüsü, Eski Amerikan Koleji Saat Kulesi sayılabilir. Ayrıca İzmir’in en güzel rekreasyon alanlarından birisi olan Kaynaklar merkezdeki, bin yıllık tarihi çınar ağaçları, Gölet(suni göl) piknik alanı ve Yaylacık Mahallesindeki Mevlana Heykeli görülmeye değer yerlerdendir.
    ...Devamını Oku
    Ege Bölgesinde, İzmir iline bağlı Çeşme ilçesi, 80 km. uzaklıkta Anadolu'nun batıdaki en uç noktasıdır. Yüzölçümü 2601 km² dir. Doğu'dan Urla ilçesi, güneyden ve batıdan Ege Denizi, kuzeyden ise Karaburun ilçesi ile komşu olan Çeşme'nin; Yunanistan’a bağlı Sakız Adasına uzaklığı 8 mildir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (39 243) kişi olmuştur. Çeşme ve civarında kaynak suları bol olduğundan ve zamanla çoğalan ve buz gibi suların aktığı çeşmelerinden dolayı da yöreye Çeşme denilmiştir. Bu çeşmelerin bir kısmı yüzyıllara meydan okurcasına hiç bozulmadan kaldığı gibi, bazıları da restorasyonlar sayesinde günümüze kadar ulaşmışlardır. 6000 yıl önce ilk kez Çeşme’de bulunan sakız ağaçları görülmeye değerdir. Bu ağaçlardan lezzetli aromasıyla sakızlı reçel, dondurma, kurabiye ve çeşitli içecekler de yapılır. Sayısız koyları, berrak denizi, güneşi, ince kumları, deniz içinde kaynayan kükürtlü suları, yarımadanın 29 kilometreyi bulan kıyıları boyunca dağılmıştır. Şifne, Küçük liman, Pırlanta, Paşa limanı, Ilıca plajı, Çiftlik, Altınkum, Çatal azmak, Sakızlı koyu, Tekke plajı, Ayayorgi ve değişik isimlerde yirmiye yakın kumsalı vardır. Yarımadanın tüm kıyıları; kumsalları, termal kaynakları, temiz ve farklı kıyılarda alternatif sıcaklıklara sahip denizi, farklı rüzgârlara kapalı koyları turizm ve su sporları açısından önemli bir avantajdır. Çeşme Ilıcaları ve Şifne (Reisdere) kaplıca ve çamuru başlıca termal alanlarıdır. Ayrıca Çeşme ilçesinde, Pırlanta Plajı’nda Kitesurf, Büyük Liman ve Paşa Limanı koylarında Kamp-Karavan Turizmi, Fener Adası- Yatak Adası- Eşek Adası ve Ildırı Körfezi’nde Dalış ve Sualtı Sporları, Avcılık, Yatçılık, Alaçatı’da Rüzgâr Sörfü yapılmaktadır. TARİHİ: Ülkemizin başlıca turizm merkezlerinden biri olan, uluslararası bir üne sahip Çeşme ve yöresinde halk, antik çağda 12 İon birliğinden olan Erythrai’nin (Ildırı) kalıntıları ile iç içe yaşamaktadır. Son derece korunaklı bir limana sahip Erythrai’nin Mısır, Kıbrıs ve batı ülkeleri ile ilişki kurduğu ve ticaretini geliştirdiği bilinmektedir. Çeşme, Lydia, Pers, Pergamon (Bergama) Krallığı, Roma ve Bizans egemenliklerini yaşamıştır. Çeşme Limanı’nın ön plana çıkmasındaki en önemli faktörlerden biri de Sakız Adası’ndan Anadolu kıyılarına en yakın ve güvenilir nokta olmasıdır. Bu nedenle liman, yüzyıllar boyunca ticari alışverişi canlı halde sürdürebilmiştir. 3. Yüzyılın son yarısı ile 14. yüzyılın başlarında Cenevizler ’in etkisi görülmüştür. 14.yy Başlarında Aydınoğulları’nın sürüklediği akın kısa zamanda etkili olup Çeşme Limanı bir deniz üssü durumuna getirilmiştir. İlk kez 1. Beyazıt (Yıldırım) tarafından Osmanlı topraklarına katılmış, Ankara Savaşı'ndan sonra (1402) Timur tarafından yeniden Aydınoğulları'na verilmiştir. 17.yy sonlarından itibaren Batı Anadolu ürünlerinin satıldığı küçük bir ticaret merkezi olan İzmir'in bir anda ticari üstünlüğü ele geçirmesiyle, Çeşme Limanı, İzmir Limanı'nın yanında giderek gerilemiş ve önemini yitirmiştir. Kurtuluş Savaşı’nda özellikle 16 Eylül 1922’ de, Çeşme’nin Yunan işgalinden kurtuluşu ile Rum nüfusu Yunanistan’a gitmiştir. 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması ile nüfus mübadelesi yapılmıştır. Günümüzde Çeşme’den Chios (Sakız) adasına gemi seferleri yapılmaktadır. TARİHİ YERLERİ : Ildırı Köyünde yer alan Erythrai antik kenti, Çeşme Kalesi (1508) ve Arkeoloji Müzesi, Kervansaray (1528), Haralambos Kilisesi (Kültür Merkezi) 19.yy ve çeşmeler: Maraş Çeşmesi (1824), Mehmet Kethuda Çeşmesi (1738), Ahmetoğlu Hacı Memiş Ağa Çeşmesi (Ömer Ağa-1837), Hamaloğlu veya Hafize Rabia Hatun Çeşmesi (1851) Şerif Ağazade Seyyidi Hasan Ağa Ailesi Hacı Salihe Çeşmesi (1800), Kaymakam Sadık Bey Çeşmesi (1886), Kabadayı Çeşmesi (1883), Kandıra Çeşmesi (1865), Memiş İbn-i Ahmet Çeşmesi (1798), Murabutzade Hüseyin Kaptan Çeşmesi (1697), Şekerci Çeşmesi (1717). İlçede başta kavun olmak üzere zeytin ve enginar üretimi yapılmaktadır.
    ...Devamını Oku
    İzmir Körfezi'nin kuzeyinde, eski Gediz yatağının oluşturduğu ovada kurulmuş olan Çiğli ilçesinin yüz ölçümü 130 Km2'dir. Kuzeyinde Menemen, güneybatısında İzmir Körfezi, doğusunda Karşıyaka bulunmaktadır. İlçenin denizden yüksekliği 1–150 m. arasındadır.Eski tarihlerde, ilçenin genel olarak bataklık ve sazlıklardan oluşması ve denize yakınlığı nedeniyle yeşil alanlara çok çiğ düşmesinden dolayı, ilk yerleşenler tarafından buraya “ÇİĞLİ” adı verildiği bilinmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNSK) göre ilçenin nüfusu (182 349) kişi olmuştur. Çiğli’de ilk yerleşimin, 19. yüzyılın sonlarına doğru, Balkanlardan göç eden soydaşlarımız tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ve daha sonra yapılan mübadeleler çerçevesinde Batı Trakya’dan gelen soydaşlarımızın yerleştirilmesiyle ilk etapta köy olarak kurulmuş, 1956 yılında belediye statüsü almıştır. Çiğli, Karşıyaka İlçesine bağlı bir semt ve mahalle iken, 27.05.1992 tarih ve 3806 sayılı yasa ile Çiğli adı altında 10 mahallesi, beldesi ve köy ile bugünkü sınırları ile ilçe olmuştur. İzmir Doğal Yaşam Parkı (Sasalı), İzmir Kuş Cenneti, Leukai Antik Yerleşimi, Leukai, İzmir körfezinin en uç noktasında Klazomenai'nin hemen karşısındadır. Bugün bu yere Çiğli çıkışındaki Sasalı Beldesi geçildikten sonra ulaşılmaktadır. Yerleşim, Sasalı köyü ile Gediz ırmağı arasındaki alana yayılmıştır. Leukai, Hellen dilinde "ak yerin kenti " veya "akkavaklar" anlamındadır. İlkçağ yazarlarından Strabon, Plinius ve Diodoros'un ismini vermekle yetindiği bu kentin ne zaman kurulduğu kesinlik kazanamamıştır. M.Ö. 383'de Pers Komutanı Takhos, İmparatoruna karşı isyan hazırlığı yaparken burasını üs olarak kullanmış, ancakTakhos bu isyanı gerçekleştirememiştir. Onun ölümünden sonra Klozomenai ile Kyme bu kenti topraklarına katabilmek için mücadele etmişlerdir. Her iki kent bu mücadelede bir sonuç elde edemeyince çareyi Delfoi'deki bilicilik merkezine başvurarak Apollon'un dileğini öğrenmek istemişlerdir. Apollon'un rahipleri de tanrının buyruğunu onlara şöyle iletmiştir : " Luekai, orada ilk kurbanı yapacak olana aittir. Yalnız her iki tarafta önceden belirlenmiş tarihte, gün doğarken kendi kentlerinden yola çıkacaklardır." Leukai, Kyme'ye Klozomenai'den çok daha yakındır. Bundan ötürü de Kymeliler yarışı kolayca kazanacaklarına inanmışlardı. Ancak Klozomenaili'ler Smyrna körfezinin karşı kıyısına bir gurup kolonist göndermişlerdi. Bu nedenle de onların Leukai yakınında yaşadıkları yer Klozomenai toprağı sayılıyordu. Kymeliler bunu düşünemediğinden Klozomenai'liler onlardan önce gelip kurban törenini yaparak yarışı kazanmışlardır. Leukai sikkeleri üzerinde Klozomenai'lerdeki gibi kuğu kabartması vardır. Atatürk Organize Sanayi Bölgesi: Bölgede, yaklaşık 7 km²’lik bir arazi üzerinde, 47 ayrı sektörde toplam 525 adet firma faal olarak çalışmaktadır. Ayrıca ilçe sınırlarında Çamaltı Tuzlası yer almaktadır. Türkiye'nin bu en büyük deniz tuzlasını Gediz Nehri, binlerce yıl boyunca Anadolu'nun içlerinden kıyılara taşıdığı alüvyonlarla oluşturmuş. 20. yüzyılın başlarına dek bugünkü tuzlanın güneyine akan Gediz, bu arada iki kez kuzeye doğru yatak değiştirmiş ve şimdiki konumuna ulaşmıştır. İzmir Körfezi'nin kuzeyinde yer alan ve tuzla olarak işletilen bölümü 58 kilometrekarelik bir alanı kapsamaktadır. Çamaltı Tuzlası'nın güneydoğusunda ise göçmen kuşlar açısından çok önemli olan ve üç bin hektara yayılan tuzlu bataklıklar bulunmaktadır. Çamaltı Tuzlası'nda Mart-Nisan aylarında deniz suyunun pompalarla soğuk su havuzlarına alınmasıyla başlayan üretim, güneş sayesinde deniz suyunun buharlaştırılmasıyla gerçekleştirilmektedir. İzmir'deki 4. devlet üniversitesi Çigli ilçesinde Katip Çelebi adı ile kurulmuş olup saglık bilimleri ve turizm fakültesi ilk açılan bölümlerdendir.
    ...Devamını Oku
    Dikili, İzmir'in kuzeyinde yer alan bir ilçemizdir. Komşu ilçeler Ayvalık, Bergama ve Aliağa'dır. Dikili'nin yerel konumu 39 derece 03 saniye kuzey enlemi ile 26 derece 52 saniye doğu boylamı arasına düşer. İzmir'e 118 km, Bergama'ya 29 km uzaklıktadır. Denizyolu olarak Midilli’ye 18 mil uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 541 km²'dir. Rakımı 2 metredir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (40 537) kişi olmuştur. Dikili 1860'lı yıllarda Bergama ilçesine bağlı bir bucak olup 1923 yılında belediyelik olmuş, 13 Ekim 1928 yılında Bergama'dan ayrılmış, İzmir ilinin bir ilçesi olmuştur. İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca geçim kaynağı orman ve orman ürünlerine dayalı sanayi kolları ile hayvancılıktır. İlçede en önemli ticari faaliyet keresteciliktir. Dikili'nin yeri hakkında eskilere dayanan bir bilgi olmadığı gibi yerinde de bir yerleşim yeri kalıntıları yoktur. Edindiğimiz bilgilere göre; "Dikili" sözcüğünün Dikili'ye ad oluşuna dair bir kayıta rastlanamamıştır. Dikili'nin olduğu yerin yerleşim yeri başlangıcı olma tarihinin 1800'lü yıllara rastladığı sanılmaktadır. Bugünkü Beylik zeytinliğinin olduğu yere Bergama Voyvodası Karaosmanoğlu bir çiftlik kurmuş ve civarlarına da zeytin ağaçları dikmiştir. Zeytin ağaçlarının dikildiği yere "Dikmelik" denir. Bir varsayıma göre Dikili sözcüğünün bu dikmelik sözcüğünden geldiği sanılmaktadır İlk arkeolojik bilgilere göre Dikili’nin M.Ö. 4000-5000 yıllarına kadar uzanan geniş bir geçmişi vardır. İlk yerleşim yerlerinden Ağıltepe ve Kaletepe’de yapılan kazılar sonucunda Akalar’ın yaşadığı bu bölgeye Aterneus denildiği belirtilmiştir. İlk çağlarda Lidyalılar, İranlılar, Frikya ve Mysialılar daha sonra Romalılar, Bergamalılar, Orta Çağda da Bizanslılar, Cenovalılar, Selçuklular ve Osmanlılar hâkim olmuşlardır. Yeni Dikili tarihi Bergama’lı Karaosmanoğlu’nun Dikili’de çiftlik kurması ve burada dikmelik yetiştirmesi ile başlamıştır. Selçuklular bölgeyi ele geçirdikten sonra, uzun süre Türk ve Osmanlı hâkimiyetinde kalmış, 1919-1922 yılları arasında Yunanlıların işgali altına giren Dikili, 14 Eylül 1922’de düşman işgalinden kurtarılmıştır. Dikili ilçesi doğal ve antik güzelliklerin bulunduğu zengin turizm potansiyeli ile gelecekte seçkin bir yerleşim birimi olmaya hazırdır. İlçe merkezinden denize girme olanağı sunduğu gibi uzun bir kumsal şeridi ile geniş bir sahil seçeneği sunmaktadır. Yerleşme çevresinde M.Ö. 10. yüzyıla tarihlenen antik Aterneus antik kenti ile Pitane (Çandarlı) kenti kalıntıları bulunur. Dikili aynı adla anılan limanı ile hareketli bir gümrük kapısı durumundadır. İzmir' e gelen turistlerin bir bölümü Dikili'den giriş yapmaktadır. Bunların çoğu yakında bulunan Bergama (Pergamon) kentinin tarihi-kültürel varlıklarını görmeye gelen günübirlik turistlerdir. Dikili antik dönemde Pergamon'un bir limanı durumundaydı. Bugünde aynı işlevini sürdürmektedir. Karaçam ormanları, su kaynakları, mesire yerleri meşhurdur. Eko turizm potansiyeli yüksek bir ilçe olan Dikili’nin Alaçam ormanları içindeki Yayla, Bebek, Gölcük, Hacıkerim bölgeleri başlıca kamp ve dinlenme yerleridir. Bademli köyünün tarihi ve tabii güzellikleri; Nebiler Şelalesi, Merdivenli ve Denizköy'de bulunan krater gölleri ile mağaralar ve Madra Çayı'na dayanan ormanları da diğer tarihi ve tabii zenginliklerini oluşturmaktadır. Dikili'de yer alan ılıca ve kaplıcalar: Nebiler Ilıcası, Çamur Ilıcası, Bademli Deniz Ilıcası, Kocaoba Ilıcası Kaynarca’dır.
    ...Devamını Oku
    İzmir’e 70 km’lik bir karayolu ile bağlanan Foça, İzmir’in kuzeyinde Çandarlı ve İzmir Körfezi arasında, üç tarafı denizle çevrili bir yarımada üzerinde kurulmuştur. Karşısında yer alan İncir, Orak ve Fener Adaları Foça’yı doğal bir liman durumuna getirmiştir.İlçenin yüzölçümü 228 km2 dir. Rakımı 5 m.dir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (28 647) kişi olmuştur. Kurtuluş Savaşı'nda 11 Eylül 1922'de Atatürk'ün Foça'ya girmesiyle 11 Eylül Foça'nın kurtuluşu olarak kutlanmaya başlanmıştır. Adını; kenti çevreleyen adalarında yaşayan foklardan alan Foça (Phokaia) İ.Ö. 11. yy'da Aiollar'ca kurulmuş olan İon yerleşimlerinin en önemlilerinden biriydi. Phokaialılar usta denizciler olup Ege, Akdeniz ve Karadeniz'e açılarak çok sayıda koloniler kurmuşlardır. Phokaialılar'ın denizcilikteki ustalığı, ticaret alanında da başarılı olmalarına olanak sağlamıştır. Phokaia, İonya'da, doğal altın-gümüş karışımı, ön yüzünde Zeus, Hera, Herakles ve Hermes, başları ile arka yüzlerinde de griffon, fok, boğa ve koçbaşlarına yer verilmiş elektron sikkeyi ilk bastıran kentlerden birisi olan Foça’nın İ.Ö.546 yılında Pers istilası ile görkemli çağı sona ermiş ve halkın büyük bir çoğunluğu kenti terk etmiştir. İ.Ö. 334'te İskender'in Anadolu'ya ayak basarak Pers egemenliğini ortadan kaldırması; yeni bir dönemin başlangıcı olmuş, Foça sonra sıra ile; Seleukoslar, Bergama Krallığı ve Romalıların egemenliğine girmiştir. Erken Hristiyanlık Dönemi’nde piskoposluk merkezi olmuştur. Bugün Foça'nın bucağı konumunda olan Yenifoça'yı da Cenevizliler kurmuş ve buradaki şap madenini işletmişlerdir. Foça’da son yıllarda yapılan kazılarda M.Ö.2.bine ait seramiğin ele geçmiş olması, Phokaia’nın kuruluşunun daha önceye, Tunç Çağlarına götürmektedir ve bu yerleşim günümüze değin süregelmiştir. Phokaia M.Ö. 600 yılın ilk yarısında altın çağını yaşamıştır. 1300’lü yıllarda Anadolu Türklerin eline geçen Foça da diğer kentler gibi önem kazanmış ve Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. 17.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu-batı bağlantısını sağlayan liman kentlerinden birisi olmuştur. Foça’daki Arkeolojik kazılar üç döneme ayrılmaktadır.1913–14 ve 1920 yılları arasında Fransız Arkeolog Felix Sartiaux, ilk kazıları yönetmiş, ikinci dönem kazıları Ord. Prof. Dr. Ekrem AKURGAL tarafından 1952-1974 yılları arasında sürdürülmüştür. Üçüncü Dönem Kazıları, 1989 yılından itibaren Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Ömer ÖZYİĞİT Başkanlığında yürütülmektedir. Bütün Ege’de eski dokusunu nispeten de olsa koruyabilmiş az sayıdaki sahil yerleşimlerinden birisi Foça; balıkçı tekneleri, mavi ve küçücük adacıklarla dolu bir koy, daracık taş sokaklarında eski taş evleri ile ünlü bir ilçedir. Şimdilerde nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan sevimli Akdeniz fokları Foça’nın simgesidir. Foça ve çevresi büyülü doğal güzelliklere sahiptir. Siren Kayalıkları ve Foça Adaları da bunlardan en fazla dikkat çekenlerdir. Siren Kayalıkları Homeros Destanı’nda yer alır ve yolunu şaşıran gemilerin çarptıkları kayalıklar olarak söz edilir. Siren Kayalıkları, Fok Balıklarını andıran adacıkların en büyüğü Orak Adası’nın kuzeybatısındadır. Siren Kayalıklarının ismi Yunan mitolojisinde de geçmektedir; vücutları kuş, başlarının kadın şeklinde olduğuna inanılırdı. Yaptıkları müzikle insanları kayalara çektiklerine, bu müziğin etkisinde kalan gemicilerin yollarını şaşırtıp kayalara çarparak battıkları inancı yaygındı. Tümüyle volkanik bir yapıya sahip kayalıklar yüzyıllar boyunca aşınmış ve doğaüstü şekiller almıştır. Athena Tapınağı (M.Ö. 590-580), Kybele Açıkhava Tapınağı (M.Ö. 580) Tiyatro (M.Ö.340-330), Arkaik Duvar - Heredot Duvarı (M.Ö.590-580), Dış Kale, Taş Ev (M.Ö. 4. yy), Şeytan Hamamı, Sur ve Beşkapılar, Yel Değirmenleri, Fatih Camii (1531), Kayalar Camii (15. yy), Hafız Süleyman Mescidi (1548), Osmanlı Mezarlığı ( 16. yy- 19. yy) Foça'da ziyaret edilebilecek tarihi yerlerdir.
    ...Devamını Oku
    Seydiköy olarak ta bilinen Gaziemir, 350 dönümlük çam ormanı olan Sarnıç mesire alanı temiz havası, eşsiz doğası, piknik alanı, restoranları ve küçük göleti ile şehirden kaçmak isteyenler için şehre çok yakın fakat farklı ve cazip bir dinlenme alanıdır. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNSK) göre ilçenin nüfusu (132 365) kişi olmuştur. İlçede 200 yatak kapasiteli işletme belgeli 2 adet otel bulunmaktadır. 14. yüzyılın başlarında Aydınoğulları Beyliği zamanında “Gazi Umur Bey” tarafından, “Seyyid Mükerremüddin Zaviyesinin vakıfları arasında yer almış olup, 15. ve 16. Yüzyıllarda demografik ve ekonomik açıdan büyük bir köy konumuna yükselmiştir Günümüzde Seydiköy’ün yerini almış olan Gaziemir adı; burayı “Seyyid Mükerremüddin Zaviyesi”ne vakfetmiş olan ve babası Mehmet Bey’in eski Türk devlet geleneği ve idare anlayışı doğrultusunda kendisine verdiği İzmir’de ikamet ederek, hayatını savaşlarla geçirmiş olan Aydınoğlu Gazi Umur Bey’e izafeten verilmiş olan bir isimdir. Gaziemir ismi “Gazi Umur”un zaman içerisinde uğramış olduğu değişim sonucunda yaygınlaşan bir isim olduğudur. TARİHİ: Haçlı savaşları esnasında başlayan savaşlar ve 1402 yılında Timur'un İzmir'e girmeden önce Seydiköy ovasında Aydınoğlu ile Timur arasında müthiş çarpışmalar olduğu, bu savaş neticesinde İzmir'e giren Timur’un Liman Kalesi surlarını aşırı derecede tahrip ettiği tarihi kayıtlarda geçmektedir. 1347 de İzmir, Pietro Mocenigo adlı Venedikli bir korsan tarafından kanlı bir yağmaya uğramıştır. Uzun bir uğraştan sonra şehir tekrar Umur Beyin eline geçmiştir. Aydınoğlu döneminden sonra 1416 yılında Osmanlıların yönetimine giren İzmir bir daha el değiştirmemek üzere 15 Mayıs 1919 yılına kadar Türklere geçmiştir. Civardaki diğer yerleşmelere göre sahip olduğu bu büyüklük onu, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra nahiye merkezi konumuna getirmiştir. İşgal yıllarında tamamıyla tahrip edilmiş olmasından dolayı bir ara merkezin Cumaovası’na taşınmasına rağmen ismi değişmemiş, mübadil göçmenlerin iskânıyla yeniden imar ve inşa edilerek, idari merkez olma özelliğini devam ettirmiştir. 19. yüzyılın sonlarında Aydın tren yolu ve Gaziemir adıyla anılan bir istasyonun inşa edilmiş olması, özellikle yerleşme bakımından etkileyici bir faktör olmuştur. Gaziemir özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısında, Cumhuriyet Döneminin hâkim kıldığı modern şehircilik anlayışı doğrultusunda yaşanan hızlı gelişmelerle birlikte, İzmir’in önemli metropolleri arasına girmiştir. 1970’lerden itibaren yoğunluk kazanan sanayi ve ticaret merkezi haline gelmesi, Hava ve Kara kuvvetlerinin eğitim okullarının da ilçede yer alması önemli rol oynamıştır. Yakın zamanda devreye konulan otoyol ağı ve hava limanının da etkisiyle, ilçe hudutları dâhilinde kurulmuş Ege Serbest Bölgesi ise bu gelişmeyi olgunlaştırmıştır. 02 Mart 2013tarihinde temelleri atılan toplam 337 bin metrekarelik alanda kurulacak ve 365 gün fuarcılığın hedeflendiği Fuar Alanı Kompleksi Gaziemir İlçesinin gelişimini daha da hızlandıracaktır.
    ...Devamını Oku
    Güzelbahçe
    ...Devamını Oku
    Güzelbahçe, kuzeyinde İzmir Körfezi, doğusunda Narlıdere ve Konak, güneyinde Menderes ve Urla, batısında yine Urla ile çevrili olan İzmir’in merkezine 24 km. uzaklıkta düzlük bir alanda yer almaktadır. 27 doğu boylam, 38 kuzey eylemi üzerindedir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nufüs Kayıt Sitemine (ADNKS) göre ilçenin nufüsu (29 774) kişi olmuştur. Şimdi metropol ilçe, M.Ö. VII.yüzyılda bölgede kurulan Klazomenai şehrinin ismi zaman içerisinde halk dilinde Klizman şekline dönüşmüştür. Uzun yıllar bu isim kullanılmış ancak Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşundan sonra, yapılan devrimlere bağlı olarak, 1936 yılında İlçeyi ziyaret eden Vali Kazım DİRİK’in “Bu yörenin toprağı kızıl ve Kurtuluş Savaşı sırasında buralarda çok fazla şehit kanı döküldü, buranın ismi artık Kızılbahçe olsun” önerisi kabul görmüş ve Kızılbahçe’nin ismi kullanılmaya başlamıştır. Ancak geçen süre içerisinde 1954 yılında Belediyenin kuruluşu sırasında isim yeniden değiştirilerek Güzelbahçe olmuştur. Güzelbahçe’nin tarihi M.Ö. VII.yüzyıla dayanmaktadır. Bu tarihlerde Dor Kabilesi tarafından işgal edilen Güzelbahçe tarih boyunca, Pers, Yunan, Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim yeri olmuş, özellikle askeri birliklerin konakladıkları bir merkez haline gelmiştir. Malazgirt Savaşından sonra Türkmen boyları buraya yerleşmiş, Çakabey bir süre yöreye egemen olmuştur. Aydınoğulları 1310 yılında yöreyi ele geçirmiş, 1334’te Haçlılar buraya kısa bir süre ele geçirmişler ve 1426’da kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1893 yılında, Girit’te yaşayan Müslümanların bir kısmı muhacir olarak Güzelbahçe’ye gelip, bu mahalleye yerleşmişlerdir. 1912 yılında yapılan mübadele sonucunda bu mahallede yaşayan Rumların yerlerine Girit’ten gelen Müslümanlar yerleştirilmiştir. 1919 – 1922 yılları arasında bölge Yunanlıların işgali altında kalmıştır.12 Eylül 1922 ’de Albay Çolak İbrahim Bey ile Yüzbaşı Kemal Beyin’in birlikleri Narlıdere, Güzelbahçe ve Urla’yı aynı gün düşman işgalinden kurtarmışlardır. Cumhuriyet döneminde ( 1936 yılında ) İlçe Bucak Müdürlüğü olarak Urla’ya bağlanmış ve Klizman ismi Kızılbahçe olarak değiştirilmiştir. Güzelbahçe, kahvaltı salonları, Balık restoranları, kıyı şeridindeki yürüyüş alanları ile huzur bulabileceğiniz ilçelerden birisidir.
    ...Devamını Oku
    Karabağlar, İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı metropol ilçelerden biridir. Güneyinde Gaziemir, doğusunda Buca, kuzeyinde Konak ve batısında da Balçova ilçeleri ile çevrilidir. İlçe; 6 Mart 2008 tarihinde kabul edilen 5747 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla kurulmuştur. 3700 hektarlık alanda kurulu Karabağlar'ın Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNSK) göre nüfusu (477 238) kişidir. İzmir'in en eski yerleşim yerlerinden Karabağlar. Yaklaşık 200 yıl önce Emrez ve Aktepe, kara üzüm bağlarıyla kaplıydı. Bölgede çok az sayıdaki ailenin bağları, çiftlikleri ve bağ evleri yer alıyordu. Ünlü üzümleriyle Kavacık bağı ilçe sınırları içindedir. İlçenin adı da bu kara üzüm bağlarından gelmektedir. 1920'li yıllarda Reşat Nuri Güntekin'in romanlarına konu olan Bozyaka bağlarının, 1970'li yıllara kadar korunduğu biliniyor. Reşat Nuri Güntekin'in Çalışıkuşu Romanı'nı yazdığı, Bozyaka'daki evi de geçtiğimiz yıllarda ünlü yazarın isminin verildiği bir kitaplığa dönüştürülmüştür. Bugün, mobilya sektörünün bulunduğu Yeşillik Caddesi ve çevresinde ise 40 yıl öncesine kadar bağlar bulunuyordu. Uzundere'ye kadar olan bölgenin de 1970'li yıllarda boş arazi olduğu biliniyor. Karabağlar’ da Yeşillik Caddesi boyunca Mobilya Sektörünün öncü kuruluşlarına ait mağazaları bir arada bulmanız mümkündür. Karabağlar İlçesi imalathaneleri ve satış mağazaları ile İzmir’in Mobilya Merkezi konumundadır. Karafatma Tepesi, Akçakale Örenyeri, Tarihi Akpınar Kemerleri, Yıkık Camii (15. yy), Hamam (15. yy), Karabağlar Belediyesi- Reşat Nuri Güntekin Çocuk Kitaplığı binası (1873), Tarihi Çitlembik Ağacı, Taş Ev, Su Sarnıcı ilçenin belli başlı tarihi eserleridir.
    ...Devamını Oku
    Karaburun, İzmir’in Ege Denizine doğru uzanan Urla Yarımadasının, Balıklıova ile Gerence Koyları arasındaki hattın kuzey kesimini oluşturan 600 km² lik Karaburun Yarımadasında kurulmuş en uzak ilçelerinden olup il merkezine 100 km. uzaklıkta, güneyinde Çeşme, doğusunda Urla yer alır. İzmir Körfezinin girişinde yer alan ve körfezin güney kıyılarının büyük bir bölümünü oluşturan Karaburun, 415 km² yüz ölçümüne sahiptir. Deniz seviyesinden yüksekliği 50 m.dir. Yarımada kıyıları, Foça' ya 14 mil, Yunanistan' ın Midilli Adası' na 20 mil ve Sakız Adası' na 15 mil uzaklıktadır. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNSK) göre nüfusu (9 403) kişidir. İzmir körfezi boyunca Kuzey ve Batı kıyıları çok güzel manzaralı bir şerit halinde uzanmakta olup, çok sık koyları vardır. Bunlar; Sıcağıbükü, Kumburnu, Çatalkaya Körfezi, Mordoğan İskelesi, Ardıç, Kaynarpınar, Boyabağı, Akbük, Eşendere, Olcabük, Bodrum, Karaburun İskelesi, Yeniliman, Denizgiren, Karareis, Kocadere ve Gerence’dir. Ayrıca ilçede herhangi bir yerleşimin olmadığı Büyük Ada, Uzun Ada, Göyne ve Bayta (Goni) Adaları mevcuttur. Karaburun Yarımadası'nın tarihi Prehistorik Dönemden başlar. Bulunan el yapımı taş baltalar, bazı araç ve el aletleri, çanak ve çömleklerin yapılan incelemelerinde, bunların MÖ 4000 (Kalkolitik Dönem) yıllarına ait oldukları saptanmıştır. Karaburun İlçesi, Büyük adada Roma Dönemi Kaya mezarları tespit edilmiştir. Bölgedeki eski Çullu Camii ve Eski Mordoğan Ayşe Kadın Camii erken dönem Türk hâkimiyetini göstermektedir. M.Ö. IV. yüzyılda, Mimas ismiyle anılmaktadır. (Yunan Mitolojisinde sıkça yer aldığını gördüğümüz Homeros'un ünlü eseri "Oddysea" da Rüzgârlı Mimas (Windy Mimas) olarak geçen "Mimas Dağı", bugün Bozdağ diye adlandırdığımız dağdır. Bu dağın eskiden Mimas olarak adlandırılması, "mitolojik tanrılarla savaşan devlerin başında yer alan ve tanrı Zeus'u çok zorlayan Mimas isimli devin, üzerine erimiş demir, çelik ve bakır dökülerek öldürüldüğü ve bir daha uyanmamak üzere söz konusu dağların altına gömüldüğü" hikayesine dayanmaktadır). 1987 yılında, Çatalkaya ve Eski Mordoğan Köylerinin birleşmesiyle kurulmuş olan ve İzmir'e 80 km mesafedeki Mordoğan beldesi en az Karaburun kadar güzel bir sahil kasabasıdır. Karaburun ilçesinin bir beldesi olup, buraya 20 km uzaklıktadır. Uzunada'nın tam karşısında yer alır. Mordoğan, özellikle Çatalkaya, Ayıbalığı kayalıkları ve Plajı, Ardıç Plajı, amatör balıkçılığı ve 70 çeşit mor çiçeği (Sümbül) ile ünlüdür. İzmir-Çeşme otoyolunun 45. km'sinde Karaburun yol ayrımından sapılarak gidilir. Karaburun Yarımadasının florasını kendine özgü bazı farkları olan tipik bir Akdeniz Bitki örtüsü oluşturur. Örneğin; zeytinde Hurmayı, çiçekte Nergis’i (Narcissus ile bugün aynı özelliklerle sadece Karaburun Yarımadası'nda yetişen "Nergis" çiçeği arasında bir bağ kurulmaktadır. Bir su birikintisinde kendi aksini gördükten sonra kendisine aşık olan Narcissus’un aşkından eriyerek nergis çiçeğine dönüştüğü ve “Narsizm” sözcüğünün buradan türediği anlatılmaktadır). Sebzede enginarı, yüzlerce şifalı otu, onlarca çeşit Kekik ve Adaçayını, doğanın eşsiz hediyesi yüzlerce kır çiçeğini bünyesinde barındırmaktadır. Yarımada'da yetiştiği bilinen ve bugün fitoterapik değeri olan yaklaşık 47 tür şifalı ot vardır. Sütleğen, yarpız, gelincik otu, kantaron otu, kapari, kekik, kenger, sığırotu, ada soğanı, adaçayı bu tür bitkilere örneklerdir. Karaburun Yarımadası geçmişinde bağları ve zeytinlikleri ile tanınan bir yöre iken aradan geçen uzun zaman içinde bağ alanlarının miktarı oldukça azalmıştır. Karaburun merkezindeki ikisi mavi bayraklı dört plajın yanı sıra, merkezden uzaklaştıkça sakinleşen Esendere, Saipaltı, İğdealtı, Büyükkent, Dolungaz, Yıldızkent, Akçakilise, Yeniliman ve Kumbükü plajlarına sahip bulunuyor. Açık denize bakması nedeniyle çevrenin en temiz denizine sahip Karaburun, balıkçılık ve dalış turizmi konusunda önemli potansiyele sahiptir.
    ...Devamını Oku
    Karşıyaka İlçesi, İzmir Körfezi'nin kuzeyinde 84 kilometrelik bir alanda kurulmuş en eski ilçelerindendir. Yamanlar Dağ Grubu'nun güney yamaçlarını da içine alan ilçenin doğusunda Bornova, batısında Çiğli ve kuzeyinde Menemen bulunmaktadır. Denizden yüksekliği 1- 700 metre arasında değişmektedir. İlçe 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan işgaline uğramıştır. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine (ADNKS) göre İlçenin nüfusu (333 250) kişidir. 1874 yılında belediye teşkilatı kurulmuştur. Günümüzde Karşıyaka İzmir’in anakent alanı içerisinde olup,1954 yılında ilçe konumuna getirilmiştir. Kordelya Karşıyaka’nın eski isimlerinden bir tanesidir. Karşıyaka’nın ismi Coeur de Lion'dan gelir. Fransızca Arslan-Yürek anlamında. III. Haçlı Seferinde Aslan Yürekli Richard’ın orduları Karşıyaka’da konaklamışlar ve o zamanlar ormanlık olan bu bölgeye Aslan Yürekli Richard’ın adı olan Cordelion adını vermişledir. Coeur de Lion zaman içinde Cordelieu, Cordelion ve Kordelya ve en sonunda Karşıyaka’ya dönüşmüştür. Bugün bile Kordelya adında birçok kafe semtte bulunmaktadır. Karşıyaka’nın, Küçük Yamanlar Tepesi üzerinde ve su deposu kazısı sırasında tahrip olan höyükte bulunan kültür tabakaları ile etrafa saçılan seramik buluntularından yola çıkılarak yapılan tarihlendirmeyle Eski İzmir’den daha eski bir tarihsel geçmişe sahip olduğu bilinmektedir. Tepede görülen en erken tarihli seramikler uzmanlar tarafından Neolitik çağın geç safhasına (İ.Ö. 5000) tarihlendirilmektedir. Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türkmen boyları buraya yerleşmiş, Çakabey bir süre yöreye egemen olmuştur. 1310 yılında Aydınoğulları, 1334’te Haçlılar buraya kısa bir süre ele geçirmişlerdir. Yıldırım Beyazıt zamanında Osmanlı topraklarına katılmışsa da Ankara Savaşı’nda (1402) Timur’a yenilmiştir. Timur tarafından Dikili yöresi yeniden Aydınoğullarına verilmiş, 1426’da kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında İzmir’in işgali ile birlikte 15 Mayıs 1919- 9 Eylül 1922 tarihleri arasında Yunan işgali altında kalmıştır. 9 Eylül 1922'de ise Albay Suphi Kula komutasındaki 14. Süvari Tümeni tarafından işgal kaldırılmıştır. Karşıyaka’nın ilk Belediye Başkanı Çömezzade Hacı Mehmet Efendi, 1874’te Soğukkuyu Cami’ni inşa etmiş ve beldeye büyük hizmetler vermiştir. İzmir Tümen Komutanı Ferik Hoca Osman Paşa, tramvay caddesi üzerinde çarşıya doğru ikinci camiyi inşa etmiştir. Bu yıllarda Levantenlerin mülkiyetindeki sahil evleri daha çok yazlık sayfiye olarak anılmakta, pazar günleri ise kordon boyu çok kalabalık ve şenlikli olmaktaydı. Papa Scala veya Papas Köyü olarak isimlendirilen Bostanlı ise Menemen’in karpuz ve kavunun boşaltıldığı, gemilere yüklendiği bir iskeleydi. Uşşakizade Latife Hanım Köşkü, Durmuş Yaşar Köşkü (1914), Van Der Zee Köşkü, Penetti Köşkü (1930), Löhner Köşkü (Epikmen Köşkü), Bombacı Ali Çavuş Heykeli, Zübeyde Hanım Kabri ve Parkı (1940) Karşıyaka'nın önemli tarihi yerleridir. İzmir - Karşıyaka kent merkezine 27 km. uzaklıktaki Karagöl Mesire Alanı, Tantalos efsanesiyle ünlenen Yamanlar Dağı'nda 810 metre yükseklikte ve 35 hektarlık bir krater gölünün çevresinde oluşmuş bir doğa harikasıdır. İçinde yüzen ördekleri, yapraklarını suya eğen söğüt ağaçlarıyla bir fotoğraf karesini andırmaktadır. Piknik alanı, kızılçam, karaçam ve söğüt ağaçlarıyla kaplıdır. Karşıyaka Yamanlar Dağı Mesire Yeri 39.71 Hektar alana sahip olup, 1000 kişi kapasitesi bulunmaktadır. Yamanlar Gençlik Merkezi 200 kişilik çadır alanı, 7 bungalov, misafirhane, restoran ve kafeteryaların bulunduğu A tipi mesire yeridir (Geceleme ve konaklama yapılabilir ).
    ...Devamını Oku
    İzmir’in Anadolu’ya açılan kapısı Kemalpaşa, İzmir’in 29 km. doğusunda, İzmir-Ankara Karayolunun 8 km. güneyinde yer almaktadır. Doğusunda Turgutlu, kuzeyinde Manisa, batısında Bornova ve İzmir merkez, güneyinde Torbalı ve Bayındır bulunmaktadır. Yüzölçümü 658 km² olup, rakımı 225 metredir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) 2016 yılı, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNSK) göre nüfusu (101 693) kişidir. İlçe güney batısındaki en yüksek noktası 1510 metre olan Nif Dağları ile kuzeyinde kuzeyindeki Manisa Dağları arasında yer alan oldukça verimli ovada kuruludur. İlçenin en önemli akarsuyu Nif Çayıdır. Dünyanın en erken yetişen kirazlarının üretildiği, İzmir’in en önemli sanayi bölgelerinden biri olan Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi’nin bulunduğu ilçe son yıllarda adını turizmle de duyurmaktadır. Luwi savaşçı kabartmasından Laskaris Sarayı’na, Karamettepe ve Dağlıca nekropollerinden Ulucak Höyük’e kadar birbirinden önemli tarihi esere ev sahipliği yapan ilçe, Nif Dağı yamacında sanatkâr ve zanaatkâr Nazarköy (göz boncuğu üretimi ve takı tasarımlarıyla) ve Yeşilköy’ü (antik mermer ve mozaik çalışmalarıyla), Orta Asya Türk kültürünü yansıtan Kımız Çiftliği, doğa tutkunlarının gözdesi Kuru Dere Kanyonu ve daha pek çok değeri ile İzmir kent merkezinin yanı başında bir doğa, spor ve ekoturizm cennetidir. TARİHİ YERLER : Kemalpaşa Torbalı karayolu üzerindeki tarihii Ulucak Höyük : İzmir ve Kemalpaşa ovaları arasındaki Belkahve eşiğinin doğusunda yer almaktadır. Günümüzde höyüğün batı ve güneyinde Gediz Nehri’nin bir kolu olan Nif Çayı akmaktadır. Ulucak Höyüğü’nün hemen güneyinde Nif Dağı, kuzeyinde Spil Dağı yükselmektedir. İlçede Bakanlığımızdan İşletme Belgeli bir otel bulunmaktadır. Nazarköy: Kemalpaşa’nın 29 köyünden biri olan Nazarköy, Kemalpaşa’ya 5 km uzaklıkta dere yatağında kurulmasından dolayı adı Kurudere Köyü iken, el emeği göz nuru göz boncuğu imalatından dolayı 20.03.2007 günü Bakanlık onayı ile ismi Nazarköy olarak değiştirilmiştir. Geçim kaynağı tarım, hayvancılık ve göz boncuğudur. Nazarköy’de yaklaşık 1950 yılından bu yana Nazar Boncuğu ocaklarında cam süs eşyaları ve nazar boncukları üretilmektedir. Boncuk Çarşısı’nda 1200 derece ocaklarda erkekler tarafından üretilen çeşit çeşit boncuklar, köyün kadınları tarafından tasarlanan takılara, süs eşyalarına dönüşürek meraklılarının beğenisine sunulmaktadır. Yerli yabancı birçok doğasever ve turist gruplarının uğrak yeri haline gelen köy, birçok televizyon ekibi ve gazetecinin de ilgisini çekmektedir. Köyde her yıl düzenlenen boncuk festivali de köye olan ilgiyi artırmaktadır.
    ...Devamını Oku
    Ege Bölgesinin Kuzeybatısında, Madra Dağları ile Yunt Dağlarının arasında Yunt Dağları silsilesinden Kara ve Sultan Dağlarının kuzey eteklerinde, Bakırçay Ovasının güney kıyısında kurulmuştur. Doğusu ve Güneyi Manisa ili Soma İlçesi, Batısı ile Kuzeyi Bergama ilçeleriyle çevrilmiştir. Denizden yüksekliği ovada 40 m., yerleşim yerinde 90 m., en yüksek tepelerinde 1000 m. civarındadır. Yüzölçümü 436 km2 olup toprak büyüklüğü açısından İzmir ilçeleri arasında 12. sırada yer alır. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine (ADNKS) göre ilçenin nüfusu (28 052) kişidir. Kınık adı kelime anlamı bakımından, tarihçilere göre “nerede olsa azizdir” anlamına gelmektedir. İlçe bugünkü adını oğuz Türklerinin Bozoklar kolunun Kınık boyundan almaktadır. İlçe Roma İmparatorluğuna kadar uzanan tarihi bir geçmişe sahip olup ilk çağ yerleşim merkezi olan Gambreion ‘un yerine kurulduğu sanılmaktadır. Güney doğumuzu kaplayan Karadere Ormanları içindeki Mamurt Kale -Kibele Tapınağı ile bazı kalıntılar tarihinin çok eskiye uzanışının kanıtıdır. İlçe 1330 yılında Osmanlı Devleti’nin idaresi altına girmiştir.1820 ye kadar bir köy konumunda zaptiye teşkilatı ile idare edilmiştir. Kınık 1864'te Balıkesir,1875'te Manisa 1879 yılında da İzmir’e bağlanmıştır. 1910 yılında Bergama ilçesine bağlı bucağa dönüştürülen ilçe Kurtuluş Savaşı yıllarında bir süre Yunan işgaline uğramış, 13 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılan Kınık 1948 yılında ilçe olmuştur. Önemli tarihi yerleri; Karadere Köyü (Mamurt Kale-Kybele), Gamberion Antik Yerleşimi, Beşiktaş Tepesi, Hasar Kale'dir (Kocaömer). Beşiktaş Tepesi'nde bulunan iki mağaradan bir tanesi doğal diğeri de insan yapımıdır. Tepenin üzerinde bulunan mağara insan yapımı olup şu an göçük durumdadır. Girişi kapalı olan bu mağaranın suçluları hapsetmek için veya erzakların saklandığı yer olarak kullanılması olası bir durumdur. Bu mağaralara ilişkin birçok hikâye anlatılır. Bunlardan bir tanesi ilgi çekicidir. Hikâyeye göre Bergama kralı bazı akşamlar gizlice, Midilli atlarının çektiği saf altından yapılmış arabasıyla bu tünelden geçerek Beşiktaş tepesine geliyor ve bu tepede yaşayan sevgilisi ile buluşuyordu. Bir zaman sonra bir deprem sonucunda tünelin Beşiktaş tarafındaki giriş kısmı çöker, kral defalarca umutsuz şekilde genç sevgilisinin yanına tünelden geçerek ulaşmaya çalışır fakat başaramaz. Kral son bir kez daha tünelden altından yapılmış arabasıyla geçmeye çalışırken tünelin iç kısmından bir yer daha göçer, kral arabasını bırakıp kendisini zorda olsa dışarı atmayı başarır fakat ne yazık ki arabası tünelde kalır. Kral sevgilisini geceler boyunca bekleyen genç ve güzel kız sevgilisinin gelmemesine çok üzülür, kendisini kayalıklardan aşağıya atar ve ölür. Bu olayı öğrenen acılı kral tünelin Beşiktaş tepesi tarafındaki girişinin iç tarafına genç kız için güzel bir mezar yaptırır. Bir daha sonsuza kadar açılmayacak biçimde tünelin girişini kapattırır günden bu güne kadar kimse tünele girmeyi başaramaz.
    ...Devamını Oku
    Kiraz, İzmir’e olan uzaklığı 140 km olan Bozdağ’ın yakınında güzel bir ovaya bakan düzlükte kurulmuş bir ilçedir. Bozdağ’dan Salihli'ye, Aydın dağlarından Nazilli'ye ve Alaşehir'e geçit oluşturmaktadır. Rakımı 312 m., yüzölçümü 585 km2’dir. Dağ köylerinde ağırlıklı olmak üzere, Eski Türk gelenekleri-davranış biçimleri ve giyim tarzı sürdürülmektedir. Kiraz, 1948 yılında, Cumhuriyetin ilanı sırasında Ödemişe bağlı bir nahiye iken, ilçe haline getirilmiştir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine (ADNKS) göre ilçenin nüfusu (43 615) kişidir. İlçeye Bizans döneminde, "Çanak ova" anlamına gelen "Kilas/Kilos” ismi verilmiştir. M.S. 2. yüzyıl sonlarında, Bizans Döneminde “Koloe/Kolose” adı veriliyordu. Osmanlı döneminde, "Keles/Kelas/Kilas" ismi kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Döneminde 1948 yılında İlçe olan Keles’e "Kiraz" adi verilmiştir. Küçük Menderes Havzasında (Yani Keles/Kiraz yöresinde de) insanlık kültürünün M.Ö.6500 ya da 6000’li yıllarda Erken Neolitik Dönemde başladığı anlaşılmaktadır. Burada Ön-Türkler tarafından oluşturulan küçük beyliklerin, “Assuwa Konfederasyonu”nu meydana getirdikleri de son araştırmaların ışığında iddia edilmektedir. Bu havzadaki Limontepe Höyüğü, Hacılar Höyüğü, Muğla mağara resimleri üçgeninin yaklaşık orta kesiminde, şu anda İzmir’e bağlı Kiraz, Beydağ, Ödemiş ilçeleri de yer almaktadır. Yukarı Küçük Menderes Havzası doğusunda Kelbianon ovasındaki halkın Antik Çağda en büyük yerleşim yeri Koloe (Kiraz) idi. Keles/Kiraz yöresi Antik Çağ’da sırasıyla; Hitit, İon, Frigya, Lidya, Pers, Makedon Krallığı, Suriye Krallığı, Bergama Krallığı, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Ceneviz, Selçuklu, Sasa Bey’i, Aydınoğlu Beyliği, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkler’in egemenliğinde kalmıştır. Kurtuluş savaşı sırasında Kiraz; 2 Haziran 1919 günü Yunan işgali altına girmiş ve 1 Eylül 1922 de yunan işgalinden kurtulmuştur. TARİHİ YERLER; İlçede, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından yapılan inceleme ve araştırma sonucunda; Kaleköy Antik Kent Kalıntısı (Gymnasium ve tonozlar), Hisar Köyü-Asar (Hisar) Kalesi, Çayağzı Köyü-Yapı Kalıntısı, Sarıkaya Köyü Camii, Tekke Türbesi ve Mezarlığı ile Başaran Köyü- Erenler Tepesi Tümülüsü (Kaya Mezarlığı) SİT alanı kapsamına alınmıştır. Ayrıca Yağlar Kalesi, Kayacık Hisar Kalesi, Dokuzlar Yılanlı Kale, Merkezdeki Aydınoğlu İsa Bey Camii (Ulu Cami), Suludere Camii ve Hamamı, Şemsiler ve Karaburc köylerinde bulunan (Tümülüsler) kral mezarları, Haliller Köyündeki Çeşme, bu köye bağlı Vakıflar Mahallesindeki Türbe ile Cevizli Köyündeki Cami ve Çeşmede önemli eski eserlerdendir. Doğal Güzellikler ve Mesire Yerleri: Kiraz’ı çevreleyen dağların eteklerinde ve özellikle Bozdağ’dan inen Küçük Menderes nehri akış alanında çeşitli şelaleler oluşturmaktadır. Bunlardan en önemlisi Çatak Şelalesi’dir. Çavuş Dağı, Dokuzlar, Ovacık, Emenler, Altınoluk, Cevizli, Tekke, Ozan, Karakoyun Yaylaları da görülmeye değer mesire ve piknik alanlarından bazılarıdır. Ticaret, tarıma dayalıdır. Çarşamba günleri kurulan Pazar, Kiraz ve köylerinin en önemli alışveriş ortamını oluşturmaktadır. İlçenin kültür turizmine uygun altyapısı mevcut olup, halen Belediye Belgeli 22 yatak kapasiteli 1 oteli bulunmaktadır.
    ...Devamını Oku
    Konak, İzmir Büyükşehir sınırları içerisinde yer alan en eski metreopol merkez ilçedir. Kuzeyinde İzmir Körfezi ve Bayraklı, doğusunda Bornova, güneyinde Karabağlar ve batısında Balçova ilçeleri bulunmaktadır. Konak Belediyesi 1984 yılında Merkez İlçe Belediyesi olarak kurulmuştur. Konak Belediyesi'nin yaklaşık alanı 2438 Hektardır. Bağlı beldesi yoktur. Türkiye İstatistik Kurumunun(TUİK) 2016 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre ilçenin nüfusu (375 490) kişidir. "Konak", İzmir'de sadece bir semt ya da ilçe adı olmayıp özellikle son iki yüzyıldır şehrin merkezi olmuştur. Bu nedenle Konak Meydanı ve çevresine "İzmir'in Kalbi" diyebiliriz. Meydan ve çevresini oluşturan alanın en önemli yapısı hiç kuşkusuz İzmir Hükümet Konağı'dır. Ayrıca Saat Kulesi, Belediye Sarayı, Hasan Tahsin Anıtı Vapur İskelesi, Yalı Camii(Konak Camii), Anafartalar Caddesi girişi, Milli Kütüphane başta olmak üzere günümüze kadar ulaşabilmiş ya da geçmişin anıları içinde kalmış birçok mekânı barındıran bir ilçedir. Konak Meydanı yakın zamana kadar İzmir'in bir numaralı ticaret merkezi olan Tarihi Kemeraltı ve çevresinin ana giriş-çıkış kapısı, tüm şehir içi ulaşım araçlarının her yöne başlangıç noktası konumundadır. Antik İzmir'de bu alanın bulunduğu yer "İç liman"ın bir bölümü olarak görülür. Günümüzün Konak Meydanı'nın Güney Batı yönündeki bir noktadan başlayan liman geniş bir kavis çizerek Hisar Camii'nin yakınlarındaki bir noktada son bulur ve kıyı şeridi Bornova Körfezi'ne doğru uzayıp gider. Bu iç limanın girişinin solunda bulunan ve ilk yapılış tarihi bilinmeyen ancak XIII. Yüzyıl'ın başlarında Bizanslılar tarafından elden geçirilen Kale; XIV. Yüzyıl'ın ortalarında St. Jean Şövalyeleri tarafından adeta yeniden yapılırcasına onarılır ve limanın kontrolü amacıyla kullanılmaya başlanır. Sonraki yıllarda iç limanın giderek dolması ve yok olması kalenin stratejik önemini ortadan kaldırır ve gün geçtikçe harap olan kale sonunda ortadan kalkar. Hisar Camii'nin adındaki "Hisar" sözcüğü bu kalenin yanı başında yapılmış olmasındandır. Günümüzde Çankaya semti civarındaki "Kale Arkası" denilen bölgenin adı da bu kaleden kalmadır. İşte yukarıda sözünü ettiğimiz iç limanın kavisli kıyısı doldurulduktan sonra günümüzün Tarihi Kemeraltı Çarşısını oluşturan çizgi olurken, iç limanın sağ köşesindeki kalan ve günümüze kadar parça parça doldurulan alan da Konak Meydanı olur. Konak Meydanı'nın tarihi içinde yaşadığı en önemli iki gün 15 Mayıs ve 9 Eylül günleridir. Hükümet Konağı (1868-72), Saat Kulesi (1901) , İlk Kurşun Anıtı (Gazeteci Hasan Tahsin Anıtı 1974), Yalı (Konak ) Camii ( 18. yy), Borsa Sarayı, Tuhafiyeciler Çarşısı, Türkiye Denizcilik İşletmeleri İzmir Şube Müdürlüğü Binası, Tekel Müdürlüğü Binası, Ziraat Bankası(1930), Çatalkaya Hanı (Roma Bankası Binası- 1931), Afyon Hanı, Bahçeliler Hanı, Osmanlı Bankası (1926), Kısmet Hanı, Büyük Kardiçalı Hanı (1910) Silahtaroğlu Hanı, Kavaflar Çarşısı, Türkiye Ekonomi Bankası binası, Pasaport İskelesi, yangın alanı dışında kalan Milli Kütüphane(1912) ve Elhamra Sineması Binaları, Türk Ocağı Binası, Borsa Sarayı (1891), Konak – Pier AVM (1870) ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Binası (1891) bu yapılardan bazılarıdır.
    ...Devamını Oku
    Menderes İlçesi, ilimizin güneyinde yer alan, Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü, yüzölçümü 788.66 km2, yüksekliği 64 metre olan toprakları verimli, 40 Km’lik sahil şeridinde birbirinden güzel kıyı, koy, turistik işletme ve tesisleri ile İzmir ilinin güzel ve potansiyeli yüksek turistik bir ilçesidir. Menderes ilçesi karayolu ile İzmir il merkezine 20 km mesafededir. İzmir-Aydın demiryolu ve karayolu ilçe sınırlarından geçmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre ilçenin nüfusu (83 331) kişidir. Kuzeyinde Gaziemir, güneydoğusunda Torbalı vardır. En yüksek yeri Çatalkaya ve Gümüşsu Dağlarıdır. Menderes ilçesi Özdere’yi ve Gümüldür’ü de sınırları içine almaktadır. Özdere, Ege’deki dokuz büyük turistik yöreden biridir. Gümüldür ise dünyaca ünlü mandalina türü satsumanın yetiştirici bölgesi olarak bilinmektedir. Menderes ilçesinin Görece köyünde boncuk üretimi yapılır. Değişik renk ve biçimdeki boncuklar yerli ve yabancı turistlerin oldukça dikkatini çekmektedir. Menderes Antik dönem yerleşimleri açısından da oldukça önemli bir yere sahiptir. Batısında Lebedos antik kenti bulunmaktadır. Gümüldür’ün doğusunda (Ahmetbeyli) kent limanı olarak bilinen Notion’un, Notion’dan 2 km kadar uzaklıkta Klaros, ayrıca Kolophon ve Baklatepe antik yerleşimleri bulunmaktadır. İlçenin tarihçesi Roma Dönemi’ne kadar uzanmaktadır. Bazı kalıntıların incelenmesinden anlaşıldığına göre ilk toplu hayat Bizans Dönemi’ne aittir. Polis Hora Ayena adlı iki büyük şehir vardır. Bu iki şehir Taşköprü ile birbirine bağlanmıştır. Bu olay 600 yıllarına rastlar. 1071 Malazgirt savaşından önce birçok Selçuklu Beyi, önce doğu sonra batı Anadolu’ya yerleşmişlerdir. Savaştan sonra yerleşme daha da hızlanmış, yeni köyler ve şehirler kurulmuştur. Anadolu Beylikleri zamanında her iki köyü zapteden Aydınoğulları’ndan Cüneyt Bey’e atıfla yeni kurulan köye Cüneydabat adı verildiği sanılmaktadır. 1403 yılının ilk günlerinde İzmir, Timur’un eline geçmiştir. Daha sonra Osmanlı saltanatını ele geçirdikten sonra Cüneyt’e karşı harekete geçerek 1415 yılında İzmir’i kuşattı. 1424 ve 1426’da tekrar Cüneyt Bey bölgeye hakim oldu ve o tarihte II. Murat tarafından yakalatılarak oğluyla beraber idam edildi. Bugün Karacaağaç’ta mezarı bulunmaktadır. Bundan sonra İzmir, dolayısıyla Menderes daimi olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kasımpaşa Camii, Samancıoğlu Camii belli başlı tarihi eserlerindendir. TURİZM: Özdere, eskiden beri özel ve kurumsal tatil kamplarının bulunduğu doyumsuz bir tatil beldesidir. Kalemlik Milli Parkı ise eşsiz güzelliği ile kamping ve günü birlik turizme hizmet vermektedir. Gümüldür, ince kabuklu, çekirdeksiz ve mis kokulu ”Satsuma” mandalinası ile ünlüdür. Yeşil ile mavinin kucaklaştığı beldede her türlü su sporu yapılabilmekte ve dalış meraklılarına olanaklar sunmaktadır. Menderes ilçesinde eşsiz denizi ile Kalemlik Plajı, Orman Kampı, Denizpınarı (Klaros) ve İpekkum plajları yer almaktadır.
    ...Devamını Oku
    Menemen, İzmir’e 35 km mesafede olan bir ilçedir. Doğusunda Manisa ili, batısında Foça İlçesi ve Ege Denizi, kuzeyinde Aliağa İlçesi ve güneyinde Çiğli İlçesi ile çevrilidir. Rakımı ortalama 20 m dir. Yüzölçümü 655 km2 dir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre ilçenin nüfusu (156 974) kişidir. Menemen' den geçen Gediz Nehri, ilçenin hayat damarıdır. Menemen adının nereden geldiği konusunda kesin kanıt olmamakla birlikte birtakım söylentiler ortaya atılmıştır; Pers Krallığı sırasında övünmeyi seven Pers Kralına bu şehri kimin aldığı sorulduğunda "men,men" diye yanıt verir. Farsça'da "men", "ben" zamirinin karşılığıdır. Bu deyiş sonradan Menemen olur. Bergama Kralı Eumenes, şehre kendi adını vermiş, sonradan bu Menemen şekline dönüşmüştür. Bizans egemenliği sırasında "maino-menau" adı verilmiş, bu deyiş zamanla değişerek bugünkü şeklini almış, Menemen olmuştur. Menemen'in M.Ö. 1000 yıllarında Eoliyenlerle İonyalıların hudutlarını oluşturan bugünkü Yahşelli Köyü civarında kurulduğu, M.Ö. 263-241 yılları arasında da Asarlık Köyü civarına taşındığı söylenmektedir. M.Ö. 78 yıllarında İonyalılar buraya gelip yerleşmişlerdir. 300 yıl kadar Lidyalılarda kalan Menemen, Sart Savaşında Lidya Kralı Krezüs'ün, Keyhüsrev'e yenilmesiyle (M.Ö. 503) İranlılara geçmiştir. 72 yıl İranlılarda kalan Menemen Makedonya Kralı Büyük İskender'in İran Hükümdarlarından 3. Dara'yı yenmesi ile tekrar eski Yunanlıların eline geçmiştir. (M.Ö.331) Menemen Büyük İskender'in ölümünden sonra Bergama Krallığına, daha sonra da Romalılara geçmiştir. (M.Ö. 191) Roma İmparatorluğu ikiye bölününce, Menemen Doğu Roma İmparatorluğu'nda kalmıştır. M.S. 1084 yılında Selçukluların eline geçmiş, haçlı seferine rastlayan bu tarihlerde Menemen ve çevresi birkaç kez el değiştirmiş ve tahrip edilmiştir. Daha sonra Aydın Beyliği'ne bağlanan Menemen, 1398 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı ülkesine katılmıştır. 1402 yılında Yıldırım Beyazıt, Ankara Savaşında Timurlenk'e yenilince Timurlenk, Anadolu Beyliklerine bağımsızlıklarını geri vermiştir. 1425 yılında II. Murat, Menemen'i kesin olarak Osmanlılara bağlamıştır. 1850 yılında eyalet merkezinin Aydın'dan İzmir'e nakledilmesi üzerine Menemen Manisa'dan ayrılarak İzmir'e bağlanmıştır. 479 yıl Osmanlı idaresinde kalan Menemen, l7 Mayıs 1919 yılında Yunanlıların işgaline uğramıştır. 9 Eylül 1922 de Fahrettin Paşa komutasındaki Türk Süvari Birliği Ordusu Menemen'i Yunanlılardan kurtarmış ve 9 Eylül, Menemen'in Kurtuluş Günü olmuştur. 23 Aralık 1930’da Derviş Mehmet ve arkadaşları tarafından irticai ayaklanma olmuş, Asteğmen Kubilay ile Hasan ve Şevki isimlerinde iki bekçi şehit edilmiştir. Her yıl bu tarihte Yıldıztepe’deki Kubilay Anıtı’nda anma törenleri düzenlenmektedir. İzmir’de kurulan yeni vakıf üniversitelerinden Gediz Üniversitesi, Menemen Seyrek’teki kampüs alanında eğitim ve öğretime 2010 yılında Hukuk, İktisat, Mühendislik, Fen ve Soyal Bilimler fakülteleriyle başlamıştır. Tarihi Yerler : Panaztepe Antik Yerleşimi, Ermeni Kilisesi (19. yy), Taşhan (1618-1622), Mahkeme Camii (17. yy), Cezayirli ( Çerkes ) Camii (1152-1730), Çınarlı Camii (1275-1858), Gazez Camii (983-1575), Papazın Evi (İlk Askerlik Şubesi-1903), Tezveren Şeyh Kamil Türbesi(1030-1620), Kasım Paşa Camii ve Türbesi (1406), Mühürlü Sultan (Kız Veli) Türbesi. Menemen’de Çömlekçilik; Menemen ilçesinde çömlekçilik oldukça gelişmiştir. Burada artık yedinci tür tezgâhta kullanılan insan gücünün yerini, elektrik motorunun aldığı görülmektedir. Yapılan işlerde küp, saksı, bardak, küçük testi, testi gibi kullanma eşyalarının yanı sıra turistik hediyelik eşyalara da yer verilmektedir.
    ...Devamını Oku
    Batı Ege Bölgesinde İzmir Körfezinin güney-batı kıyısında 63 km²’lik bir alana sahip olan Narlıdere İlçesinin doğusunda Balçova, batısında Güzelbahçe, güneyinde Konak ilçeleri ve ormanlarla kaplı Çatalkaya dağ silsilesi bulunmaktadır. İlçenin kuzeyi ise İzmir Körfezi ile çevrilidir. Narenciye ve çiçekçilik, Narlıdere'nin en büyük gelir kaynaklarını oluşturmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre ilçenin nüfusu(64 712) kişidir. İlçenin bulunduğu bölgeyi Romalılar Akhilleion diye adlandırmaktadır. Batı Anadolu ve Akdeniz havzasının en eski halklarından olan Luvi'lerin dilinde "su geçidi, boğaz" anlamlarına gelmektedir. Aynı kelime Osmanlılarda ise Sancak Kale, günümüzde Yeni Kale olarak ifade edilmektedir. Narlıdere adını ise Yukarıköy'ün kenarından geçen Ali Onbaşı Deresinin kıyısındaki bahçelerde bir zamanlar var olan Nar ağaçlarından almıştır. 1950'li yıllarda İzmir İli Merkez İlçesine bağlı bir muhtarlık olan ve merkezinin Aşağıköy olduğu bilinen Narlıdere; 1992 yılına kadar Konak ilçesinin bazı mahallelerinden oluşan bir semt konumunda kalmış, 3 Haziran 1992 de Güzelbahçe ile birleştirilerek Narlıbahçe adıyla yeniden ilçe konumuna gelmiştir. Narlıbahçe ilçesi 27 Aralık 1993 tarihinde kabul edilen 3949 sayılı kanunla Güzelbahçe ve Narlıdere adıyla tekrar iki ilçeye ayrılmıştır. Çağdaş konutları, düzenli kentleşmesi sayesinde İzmir'in en geniş yeşil dokusuna sahip ilçelerinden birisi olan Narlıdere, bu özellikleri sayesinde İzmir'in en gözde ilçeleri arasında yer almıştır. İlçe sınırları içinde modernlik ve büyüklük açısından dünyanın en büyük ikinci huzurevi ve 5 yıldızlı turistik bir otel bulunmaktadır. İlçe Termal Turizm açısından gelişim gösterebilecek kapasiteye sahiptir. Bölgenin sırasıyla Lidyalılar, Persliler, Makedonyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Bizanslılar, Cenevizliler, Aydınoğulları ve Rodos Şövalyelerinin egemenliğinde kaldığı; Türklerin bölgeye 1071 Malazgirt Savaşından sonra geldikleri, Çaka Bey'in İzmir'i 1081 yılında aldığı ve İzmir Beyliği adında bir beylik kurduğu, 1425 yılında ll.Murat döneminde Osmanlı egemenliğine girdiği bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Sancakkale İngilizler tarafından iki kez top ateşine tutulmuş ve ilk saldırıda ölen subay ve erlerimiz Narlıdere Şehitliği'ne gömülmüştür. 15 Mayıs 1919 ile 9 Eylül 1922 yılları arasında Yunan işgaline uğrayan bölge 12 Eylül 1922'de Albay Çolak İbrahim ile Yüzbaşı Kemal Bey tarafından tamamen düşmandan temizlenmiştir. Narlıdere Şehitliği, Kurtuluş Savaşı döneminde canlarını vatan uğruna veren gençlerin anısına yapılmış olup Atatürk Kültür Merkezi'nin karşısındadır. Toplam 19 mezar bulunan Narlıdere Şehitliği’ne, ilk olarak 1. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Deniz Topçusu tarafından iki kez topa tutulan Sancakkale de ilk saldırıda şehit olan 6 subay ve er gömülmüştür. Şehitlikte ayrıca, 15 Mayıs 1919'da İzmir'in işgali sırasında, Yunan kuvveti ve yerli Rumlar tarafından şehit edilen. 17. Kolordu Asker Alma Heyeti Başkanı ve Garnizon komutanı Albay Süleyman Fethi Bey ve 8 asker ile çeşitli zamanlarda şehit olan 4 görev şehidinin mezarı bulunmaktadır. Tarihi Cem Evi: 2002 yılında Narlıdere Belediyesi tarafından düzenlenmeye başlayan ve Narlıdere’ye ilk yerleşen Tahtacı Türkmen Alevilerinin 1874 yılında inşa ettikleri, ibadetlerini yapıp, kültürlerini yaşadıkları, o günleri yaşatan, o günden bu yana kültür birikimlerini günümüze kadar taşıyıp sergileyen, Narlıdere’nin en eski binalarından birisidir. Cemevi restore edilerek müzeye dönüştürülmüş ve Narlıdere Kültür Evi adıyla 5 Mayıs 2007 tarihinde ziyaretçilere açılarak, tarihi bir “anıt” haline getirilmiştir.
    ...Devamını Oku
    Ödemiş, 38 derece 16 dakika kuzey enlemi, 27 derece 59 dakika doğu boylamları arasında yer alan, rakımı 123 m. ve yüzölçümü 107.900 hektardır. Büyük kısmıyla ovalık olan Ödemiş ilçe arazisinin kuzey ve güneyinde engebelere rastlanır. Ödemiş’in kuzeyini 2.157 m. olan Bozdağlar, güneyini ise 1.646 m. olan Aydın Dağları çevirmektedir. İlçenin en büyük akarsuyu Küçük Menderes ırmağıdır. TUİK, 2015 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre nüfusu(129.407) kişidir. Ödemiş ovasındaki en eski insan kültürü günümüzden 13 bin (M.Ö. 11 bin)yıl önceden kalma Konaklı Beldesi’nin 700m. Güneydoğusundaki Soğukluk Deresi’ndeki kanyonda bulunan kaya altı sığınağındaki şematik kazıma figürlerdir. Paleolitik (eskitaş) dönemi sonlarında yapılmış olan ve dinsel bir ayini ifade eden bu figürler, aynı zamanda Batı Anadolu’daki en eski insan kültürünü de ortaya koymaktadır. Ödemiş ovasının yerleşim tarihi geç kalkolitik (madentaş) çağından başlamaktadır. En eski yerleşmeleri ovadaki höyükler oluşturur. Höyüklerde özellikle M.Ö. III. binde erken Tunç çağında yoğun biçimde yerleşim görüldüğü, ayrıca M.Ö. II. binde de yaygın yerleşimin var olduğu bilinmektedir. O dönemde yörede Lidyalılar yaşamaktaydı. Hititler yukarı Küçük Menderes havzasına Assuwa ülkesi dediler. Assuwa adı Grekler(Yunanlılar) tarafından Asia biçiminde söylendi. Romalılar zamanında Asia adı yalnız yukarı Küçük Menderes Ovası için değil, tüm Batı Anadolu için söylenmiş ve zamanla büyük bir kıtanın adı olmuştur. M.Ö. XIII. yüzyılda Hitit Kralı IV. Tudhaila yöreyi imparatorluğuna bağlamış, M.Ö. XII. Yüzyılda Frigler Hitit devletine son vermiş ve Ödemiş ovası daha sonra Kral Gyges’in yönetimine girmiştir. Ödemiş ovasındaki Hypaipa(Datbey-Günlüce) kenti kökboyaları ve dokumaları ile tanınmıştı. Bozdağ’dan elde edilen safran parfümü Lydia dışına satılırdı. Ödemiş ovası Lydia halkınca yoğun biçimde iskân edilmiştir. M.Ö. 546’da doğudan gelen Persler Ödemiş ovasını ele geçirdiler. M.Ö. 499’da İonlar, M.Ö. 334’de Makedonya Kralı İskender, M.Ö. 133’de Roma egemenliği başladı. Ödemiş ovası M.S. 395.’den sonra Bizans İmparatorluğu’nun hakimiyetine girmiş ve Hıristiyanlık dönemi başlamıştır. Ovadaki Pyrgion(Birgi), Hypaipa(Günlüce), Nikaia (Türkönü) gibi kentlerde piskoposluklar kurulup, Ephesos Metropolitine bağlandı. XII. yüzyılda Pyrgion(Birgi) ve Hypaipa(Günlüce) Metropolitlik (Başpiskopos) Merkezleri oldu. 1071 Malazgirt Muharebesinden sonra Türkler Ödemiş ovasına egemen oldular. 1390’da Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt ordusu ile Birgi’ye kadar gelmiş,1406’dan 1426’ya kadar Ödemiş yöresi Osmanlılar ile Aydınoğlu Cüneyt Bey arasında el değiştirmiştir. 1 Haziran 1919’da Ödemiş’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine ovada efe, zeybekler ve halk yeni cepheler oluşturdular. 30 Ağustos 1922’deki Büyük Zafer’den sonra Yunanlılar 3 Eylül 1922’de Ödemiş’i terk ettiler. Tarihi Yerleri: Ödemiş tarihi ve arkeolijik yönden de çok zengin bir ilçedir. Pyrgion/ Dioshieron (Birgi), Hypaipa ( Günlüce Köyü ) antik yerleşimlerinin yanı sıra Höyükler; Pilavtepe (Emirli), Mezartepe (Ertuğrul), Tepetarla (Ödemiş), Karakova (Karakova), Köşkkuyusu (Yusufdere), Maltepe (Kayaköy), Dağcı (Kaymakçı) ve Çukurçeşme (Seyrekli),Tümülüsler; Kerimbey (Yolüstü), Kumtepe (Emirli-Ovakent), Yılancık(2), Odaşetepesi(5), Kültepe (Kurucuova), Osmantepe (Ertuğrul), Eşmentepe (Örnekçiftlik), Hüroğlu (Yusufdere), Boğalılar (Ortaköy), Maşattepe (Kaymakçı), Maltepe (Ortaköy), Velitepe (Gerçekli), Maltepe (Birgi) ve Tümsekharman (Konaklı) Kaya Mezarlarına; Ertuğrul, Türkönü, Keçililer, Hamamköy, Konaklı, Üzümlü, Ortaköy, Çaylı, Kaymakçı ve Alakeçili’yi ödemişin tarihi zenginlikleridir. Ulu Cami (Aydınoğlu Camisi-1312), Osmanlı Dönemi eserlerinden İmam-ı Birgivi Hazretleri Medresesi (1573), Çakırağa Konağı (1761) Aydınoğulları Türbesi, Ümmüşah Sultan Türbesi;, Dervişağa Camii, Çakırağa Konağı, Karaoğlu Camii, Bozdağ(3157m.) ve Kayak Merkezi, Gölcük Yaylası, Bademli, Ödemiş Müzesi de gezilip görülecek yerler arasındadır
    ...Devamını Oku
    İzmir'in güneybatısında yer alan ilçenin il merkezine uzaklığı 45 km’dir. Kuzeyde Urla ve Güzelbahçe, Doğuda Menderes yer almakta, ilçenin batısında ve güneyinde Ege Denizi’ne kıyısı olmakla birlikte ilçe merkezi denizden 5 km içeride bulunmaktadır. 49 kilometrelik sahil şeridi, jeotermal kaynakları, markalaşmış Satsuma mandalinası ile keşfedilmemiş bir sığınaktır. İlçenin yüzölçümü 386 km²dir. Rakımı 18 metredir. Sığacık’ta bir balıkçı barınağı ve 400 yat kapasiteli yat limanı bulunmaktadır. İlçe 28 Kasım 2009 tarihinde yaşamın kolay olduğu sakin kentlerin uluslararası birliği olan Cittaslow Birliği’ne üye olmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre ilçenin nüfusu(36 335) kişidir. Seferihisar’ın isminin nereden geldiği kesin olarak bilinmemekte birlikte Romalı General Tysaferin’den geldiği tahmin edilmektedir. Türklerin hisar kelimesini eklemesiyle Tsaferinhisar olarak anılmıştır ve zamanla Seferihisar şekline dönüşmüştür. İlçe topraklarında en eski yerleşim yeri Teos olup, burasının M.Ö. 2000 yıllarında Akalardan kaçan Giritliler tarafından kurulduğu ve bir Karya kenti olduğu bilinmektedir. Seferihisar’ın kuruluşu hakkında birkaç tez bulunmaktadır. Bunlardan ilkine göre; Seferihisar Roma–Kartaca Savaşları sırasında Roma’ya yenilen Kartacalı Anibal’in, Suriye’ye sığınmak üzere Anadolu’ya geçmesi (M.Ö.150-146) üzerine Roma Donanması’nın Teos önlerinde Myonnesos açıklarında Kartaca Donanması ile savaşırken Romalı General Tysaferin’in konaklama yeri olarak askerlerine inşa ettirdiği üs olarak kurulmuştur. İkinci tez ise; M.Ö 7. yüzyılda Anadolu toprakları üzerinden, Roma’ya göçen, Hind-Avrupa ırkından Etrüskler tarafından kurulduğudur. Burayı önce bir konaklama yeri olarak kurdukları, sonra büyük bir kısmının Teos ve Sığacık limanlarından yararlanarak İtalya’ya göçtükleri, bir kısmının ise burada kaldığı ve Seferihisar’ın M.Ö 5.yüzyılda güçlü bir kent olduğu ileri sürülmektedir. Ege’nin diğer yöreleri gibi Seferihisar’da da M.Ö 7-5. yüzyıllar arasında Lidyalılar, İranlılar, Atinalılar ve Ispartalılar hüküm sürmüştür. Daha sonra yöreye İranlılar, Bergama Krallığı, Makedonyalılar, Eski Yunanlılar, Romalılar ve Bizanslılar egemen olmuştur. Seferihisar 1084 yılında Selçuklu Komutanı Emir Çakabey tarafından alınmış, 1320 de Aydınoğullarının egemenliğine, 1394 yılında da Osmanlıların eline geçmiştir. İzmir’in 15 Mayıs 1919 da Yunan işgaline uğramasıyla, işgal yılları başlamış, 11 Eylül 1922’de işgalden kurtulmuştur. Seferihisar'a 5 km uzaklıkta bulunan Sığacık; kalesi, limanı, Teos Antik Kentiyle, balıkçı lokantaları ve kafeleriyle Seferihisar’da görülmesi gereken yerlerden biridir. Her Pazar günü Kaleiçi’nde kurulan doğal ve el emeği ürünlerin sergilendiği Pazar, yıl boyu ilgi çekmektedir. Sığacık’ta bulunan Akkum Plajı tertemiz denizi ve tesisleriyle sadece denize girmek için değil, aynı zamanda güçlü rüzgâr koridorlarıyla sörf için de uygun olanaklar sunmaktadır. Ürkmez, masmavi denizi ve İpekkum gibi plajlarıyla Ege kıyılarında denize girebileceğiniz en güzel yerlerden biridir. Seferihisar Belediyesi tarafından her çarşamba Lebedos Parkında üretici pazarı düzenlenmektedir. Ürkmezliler tarafından üretilen ürünleri bu pazarda bulabilirsiniz. Ulamış; Merkeze yaklaşık 6 km uzaklıkta iki adet çok şirin göleti vardır. Azmak Koyu’nda amatör olarak serbest dalış ve zıpkıncılık ilgi görmektedir. Doğanbey (Merkeze 20 km uzaklıktadır. 24 kilometrelik sahil şeridi, yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle Çıfıt Kalesi görülmesi gereken yerlerdir.) Akarca Plajı, Turabiye Camii (1197) Güdük Minare Camii, Hıdırlık Camii(1767-1768)ve Ulu Cami(1816-1817) Kasım Çelebi Cami ve Medresesi (15. yy Düzce Köyü), Sığacık Cami ve Sığacık Mescidi Hamam, Sığacık Hamamı, Şehitler Çeşmesi, Su Kemeri(Beyler Köyü), Cumalı Ilıcaları (Kavakdere Köyü), Karakoç Kaplıcaları, Teos Antik Kenti, Karaköse Harabeleri, Myonnesos Adası (Çıfıt Kalesi-Sıçan Adası) ilçenin önemli yerleridir.
    ...Devamını Oku
    İlçenin yüzölçümü 295 km², denize uzaklığı 8 km, rakımı ise 16 m’dir. Kuzeyden Torbalı, doğudan Tire, güneyden Germencik (Aydın) ve güneybatıdan Kuşadası İlçeleri ile çevrili Selçuk, tarihi ve arkeolojik güzelliklerinin yanı sıra doğal zenginlikleri ile de ayrıcalığını ön plana çıkarmıştır. Doğusunda Maden, Kayser ve Sarıkaya dağları, Güneyinde ise; eteğinde büyük bir medeniyetin kurulmasına sahne olmuş Bülbül Dağı vardır. Kuzeybatısında Kuş Cenneti ve üç doğal gölete ( Çakal, Gebekirse ve Cevaşır) sahip olan Selçuk’ta doğa, çeşitli kuş türlerinin barınmasına olanak sağlamaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre ilçenin nüfusu(35 736) kişidir. İlçe sahip olduğu tarihi, doğal ve kültürel değerler itibari ile büyük bir turizm potansiyeline sahiptir. Hristiyanlık aleminin hac yeri olarak ilan edilen Meryem ana Evi, dünyanın en büyük açık hava müzesi Efes Antik Kenti, dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı, H.İsa’nın havarilerinden St:Jean adına yapılan Kilise ve mezar, 431 yılı Konsül Toplantısı’ nın yapıldığı Meryem Ana adına yapılan ilk kilise olan Meryem Kilisesi, Yedi Uyuyanlar Mağarası, Selçuk Kalesi, Su Kemerleri, Aydınoğlu Beyliği, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu Dönemlerinde yapılan başta İsa Bey Camii olmak üzere Türk sanatı eserleri, Belevi Beldesinde bulunan Keçi Kalesi, Belevi Mozolesi, Selçuk Efes Müzesi, Çamlık Açık Hava Lokomotif Müzesi, Anadolu Yaşam Müzesi (Çetin Köy), geleneksel mimari yapısını en iyi şekilde koruyan ve yaşatan, otantik yapısı ve yaşantısıyla, köye has şarabı ve yemekleriyle ziyaretçilerini kendisine hayran bırakan Şirince Köyü, yerli ve yabancı turistlerin ilçeyi ziyaret nedeni olmaktadır. Selçuk’un tarihçesi Efes Antik Kentinin kuruluşu olan M.Ö. 6000 yıllarına yani Neolitik Dönem’e kadar inmektedir. Doğu ile batı arasında önemli bir kapı durumunda olan Efes, önemli bir liman kenti idi. Bu konumu ile Efes, çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlayan Efes, 250.000 kişilik nüfusuyla dünyanın dört büyük kentlerinden biriydi. Şimdi gezilen Efes, Helenistik ve Roma çağlarında yaşanan ve Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos’un M.Ö. 300 yıllarında kurduğu bir liman kentidir. 1307 yılında Türkler tarafından alınan Selçuk (Ayasuluk), kısa bir süre Aydınoğulları Beyliği’nin merkezi olmuş, 1426 tarihinden sonra Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve aynı zamanda üç dinin yayılması ve genişlemesinde de rol oynamıştır, Selçuk, 1914 yılında Ayasuluk adı Akıncılar ismi ile anılırken, 1957’de İzmir’in ilçesi durumuna getirilmiştir. Yakın çevresindeki İzmir Adnan Menderes Havaalanı, küçük uçaklar için hazırlanmış Selçuk-Efes Havaalanı, Kuşadası ve İzmir Limanları, İzmir-Denizli demiryolu bağlantısı ve Türkiye’nin her yerine otobüs seferleri ile çok geniş bir ulaşım ağına sahiptir. Efes Antik Kenti yakınlarında Havaalanı’nda pilotluk ve paraşütle atlama eğitimi verilmekte ve uluslararası paraşütle atlama yarışları düzenlenmektedir. Şirince- Çamlık ve Çamlık-Sultaniye arasında at gezi yolu bulunmaktadır. Pamucak sahili su sporlarına oldukça elverişlidir. Dört yanı yeşilliklerle örtülü, çok yüksek olmayan tepeciklerle çevrili ilçe, dileyen turistlerin trekking yapmasına da elverişlidir. Bunlara en güzel örneklerden biri Belevi belde sınırları içerisinde bulunan 400 m. yükseklikte 13. yüzyıla tarihlenen Keçi Kalesi’ne yapılacak yürüyüştür. İlçede 4499 yatak kapasiteli Bakanlığımızdan İşletme belgeli 11 konaklama tesisi hizmet vermektedir.
    ...Devamını Oku
    Tire; İzmir'in güneydoğusunda yaklaşık 80 km uzaklıkta yer alan bir ilçesidir. Yüzölçümü 792 km²' ve rakımı 96 m. olan Tire'nin, kuzeyinde Küçük Menderes Ovası ve Bayındır, doğusunda Ödemiş, batısında Selçuk ve Torbalı ilçeleri, güneyinde ise Aydın Dağları ve Aydın ili ile çevrelenir. Yeşil Tire olarak anılan ilçede dağlara doğru çıkıldıkça çok sayıda bitki türü bulunmaktadır. Türkiye İstatistik Kururmu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine göre nüfusu(82 102) kişidir. Ege Üniversitesi'ne bağlı meslek yüksekokulu vardır. İlçe ekonomisi tarım, ticaret ve sanayiye dayanmaktadır. Tire salı günleri kurulan pazarı ile ünlüdür, bu pazar Türkiye'nin en büyük açık pazarlarından biri olma özelliği taşımaktadır. Tire ilçesi birçok mesire yerine sahiptir. Özellikle Balım Sultan ve Taştepe mevkiileri bu önemli mesire yerlerindendir. Tire, bundan 5000 yıl önce ön Asya’nın ilk yerleşik kavmi olan Pelasgların üç kabilesi tarafından kurulmuştur. Şehrin ismi tüm Hint-Avrupa dillerinde üç anlamına gelen ''three'' kelimesinden gelmektedir. Tire; Hitit, Frigya, Lidya, Pers, Roma ve Bizans'a ev sahipliği yapmış, tarihin zengin kültür mirasına sahip bir kenttir. Gyges yeryüzünde ilk metal parayı Tire'de bastırmıştır Ünlü coğrafyacı Strabon, ilk dönem sürecinde, Tire'nin yaslandığı Güme Dağı'nın mabetler zenginliğinin yanı sıra iki dinin de kutsallığını simgeleyen üzüm bağlarıyla donandığını ve bu üzümlerden yapılan şaraplarının ününü anlatır. Küçük Menderes Ovası için ise, “Efes Artemis'in, Kutsal Topraklarının çevrelediği bir bahçe gibidir ” der. 1308 yılında Küçük Menderes yöresi toprakları üzerinde Aydınoğluları Beyliği’nin kurulmasıyla Tire hızlı bir gelişim sürecine girdi. Yeni Türk kentine bu tarihten itibaren, yeni eserler kazandırılmış ve çevresi ekonomik açıdan gelişmiştir. Kentin folklorik değerleri de bu gelişmeye paralel olarak canlanmıştır. Tire bir süre Aydınoğluları Beyliğinin merkezi olmuştur. 1426 yılında ise Tire Osmanlı İmparatorluğu’na kesin olarak bağlanmıştır. 28 Mayıs 1919'da da Tire'nin Yunanlılarca işgali edilmiş, Efeler ‘in ve Türk ordusu mensuplarının bu onurlu mücadeleleri sonucunda, İşgal Kuvvetleri 4 Eylül 1922 günü Tire'den atılmış ve Kent yeniden özgürlüğüne kavuşmuştur Tire'de mimarlık tarihi açısından zengin örnekler vardır. Bu mimari eserlerin pek çoğu camidir. Camilerin dışında hanlar, medreseler, bedesten, çarsı ve hamamlar da bulunmaktadır. Bunlar; Abdüsselam (Ali Efe) Hanı, Mehmet Bey Cami, Ali Baba Tekkesi, Molla Arap Cami Ali Han Mescidi, Necip Paşa Kütüphanesi, Alamadan Dede Türbesi, Paşa Cami, Balım Sultan Türbesi, Sire (Sır) Hatunlar Mescidi, Buğday Dede Mescidi, Şemsi Mescid ve Ayazma, Çanakçı Mescidi, Tahtakale Cami, Eski Yeni Hamam, Tahtakale Çarşısı, Gucur Cami (Zaviye), Tahtakale Hamamı, Hafsa Hatun Cami, Theos Mozolesi, İbn-i Melek ve Süleyman Şah Türbesi, Ulu Cami, Kara Hasan Cami, Yahşibey (Yeşil İmaret) Cami, Karakadı Mecdettin Cami, Yalınayak Cami, Kayıstiros Kaya Mezarları, Yalınayak Hamamı, Kurşunluhan (Bakırhan) , Yeni Cami, Kurt ve Doğancıyan Zaviyesi, Yeni (Mathius) Han, Kutu Han ve Yoğurtluoğlu Külliyesi’dir. Tire’de hala daha geleneksel el sanatları olan; Urgancılık, Beledi Dokuma, El İşi, Keçecilik, Nalıncılık, Hasırcılık, Semercilik, Kabak Kemane, Körüklü Çizme, Yorgancılık, Kalaycılık, Saraciye, Nalbantlık, Ahşap Oymacılığı, Maden Sanatı işleri merkezdeki deden kalma dükkânlarda ustadan çırağa yöntemi ile yaşatılmaya çalışılmaktadır. Tire'nin "şiş köfte" adlı köftesi de (Tire Köfte olarak da anılır) çok meşhurdur. Bunun yanında keşkek, ot yemekleri meşhurdur. Buna örnek olarak karışık iç karması, karışık ot kavurması, sarmaşık kavurması ve Kabak çiçeği dolmasıdır. Ayrıca Heybeli Çorba, Lalengi (Gıylangı) de Tire'ye has yemeklerdendir. Ayrıca tatlı olarak 'Karadutlu Lor tatlısı' yöreye özgüdür.
    ...Devamını Oku
    Torbalı, orta, batı , güney kısmı ova, kuzey ve kuzeydoğu ile güney batı kısmı dağlar ile çevrilidir. Küçük Menderes Havzası üzerinde 603 km2 lik bir alan üzerinde kuruludur. Doğusunda Bayındır ve Tire, batısında Menderes, kuzeyinde Buca ve Kemalpaşa ve güneyinde Selçuk ilçeleriyle komşudur. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre nüfusu(156 983) kişidir. Torbalı, tarihin bilinen devirlerinden beri çeşitli uygarlıkların merkezi içerisinde kalmış olup; ismini antik çağın ünlü şehirlerinden biri olan “Metropolis” bir diğer adıyla Triyanna yada Tripolis’den aldığı rivayet edilmektedir. (Bu günkü yerleşim yerinin yaklaşık 5 km güneyinde) Bugünkü Torbalı Küçükmenderes havzasında verimli topraklar üzerinde kurulmuş olup, Ephessos (Selçuk), Smyrna (İzmir), Kolophon (Değirmendere), Nation (Ahmetbeyli) ve Nif (Kemalpaşa) antik kentleri arasında kalan bölgede MÖ.3000 yıllarında ilk yerleşim gerçekleşmiştir. Metropolis kentiyle birlikte M.Ö. 2500 yılında Hititler zamanında yörenin geliştiği, MÖ. VII. yy da Lydia zamanında en parlak çağını yaşadığı anlaşılmıştır. Sırasıyla Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağları ile Frigya, Lydia, Pers, Roma ve Bizans dönemlerini, 1071-1317 tarihlerinde Selçuklular ve Aydınoğulları, daha sonraları Osmanlı dönemini yaşamıştır. Torbalının Türk egemenliğinde bir yönetim birimi statüsü kazanması 1390 yılında Yıldırım Bayezid’in Şehzadesi Ertuğrul Beyin Vali olarak Aydın’a atanmasıyla başlamış, o dönemde Torbalı İzmir Sancağına bağlı bir birim olarak kayıtlara geçmiştir. Osmanlı döneminde Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmet’in 1414 yılında İzmir’i alması ile birlikte 1425 yılından sonra İzmir ve civarı tümüyle Osmanlı yönetimi altına girmiştir. Birinci Dünya Savaşını müteakiben 15 Mayıs 1919 -7 Eylül 1922 yılları arasında 40 aya yakın bir süre işgal altında kalmıştır. Kurtuluş Savaşının kazanılması ve Cumhuriyetin ilanı ile birlikte 20 Nisan 1924 tarihli 491 Sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu uyarınca sancaklar kaldırılmış, yerine vilayetler ihdas edilmiş, bunun sonucu Aydın Vilayeti parçalanmış, İzmir Sancağı da İzmir Vilayeti olarak kurulmuştur. Torbalı da İzmir’e bağlı bir nahiye olmuştur. 10 yılı aşkın süredir kazı çalışmaları devam eden ve Philip Morris/Sabancı tarafından desteklenen Metropolis antik kenti, yörenin en önemli ören yeridir. Metropolis Antik Kenti: Torbalı ilçesine 12.km uzaklıktaki Yeniköy ile Özbey köyleri arasında bir tepe üzerine kurulmuş olan Metropolis, “ana tanrıça kenti” anlamına gelmektedir. Metropolis İonia bölgesinin bir kentidir. Oldukça verimli Kaystros(Küçük Menderes) Ovası’na hâkim konumda yer alan kent, Smyrna ile Ephesos arasındaki antik yol üzerinde kurulmuştur. Strabon, Ege Bölgesi’ndeki ünlü şarap merkezleri arasında Metropolis’i de saymış ve Smyrna-Ephesos yolu üzerinde, Ephesos’tan 120 stadio uzaklıkta olduğunu belirtmiştir. Kentteki en erken buluntular Geç Geometrik Döneme aittir. 1989 yılından beri yürütülen çalışmalarda en erken yerleşim akropolde bulunmuştur; Erken Tunç Çağı ve M.Ö.2.bine ait malzemeler ve Hitit Dönemi’ne ait bir mühür ele geçmiştir; yine akropolde M.Ö.725 yıllarından sonra Helen Dönemi’ne ait yerleşim kurulmuştur. Arkaik Dönem’e ait mimari ve seramik buluntuların ele geçmesine rağmen, Klasik Dönem’e ait hiçbir buluntu ele geçmemiştir. Kent asıl gelişimi M.Ö. 3.yy’da Helenistik Dönem’de yaşamıştır; aynı zamanda yoğun bir şehirleşmenin gözlendiği bu dönemde stoa, tiyatro ve bouleuterion gibi anıtsal kamu binaları inşa edilmiştir. 1989 da Prof. Dr. Recep Meriç Başkanlığında Efes Müzesi ile birlikte Uyuzdere Anatanrıça Kült Mağarası’nda başlayan çalışmalar bugüne kadar kesintisiz devam etmiştir. 2006 yılından itibaren Kazı Başkanlığı görevini Yrd. Doç. Dr. Serdar Aybek yürütmektedir.
    ...Devamını Oku
    İzmir’in 38 km. batısındaki Urla ilçesi, kendi adını taşıyan yarımadanın merkezindeki eski bir yerleşim merkezidir. Kuzeyinde Ege Denizi, güneyinde Düden Körfezi ve Seferihisar, batısında Çeşme, doğusunda ise Güzelbahçe ileçeleri yer almaktadır ve yüzölçümü 721 Km² 'dir. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK), 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine(ADNKS) göre ilçenin nüfusu(60 750) kişidir. Urla İlçesi 1867 yılında İzmir İline bağlı İlçe statüsüne kavuşmuş, İlçe merkezinde ilk Belediye Teşkilatı 1890 yılında kurulmuştur. 1998 yılında İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü öğretime başlamıştır. Urla’nın tarihi antik çağlara dayanır. Bölge Kent devletlerinden sonra sırasıyla Pers-İskender, Roma ve Bizans imparatorluklarının hâkimiyeti altına girmiştir. Bu dönemde sırasıyla Büyük Selçukluların, Anadolu Beyliklerinin, Anadolu Selçuklularının ve Osmanlı İmparatorluğunun hâkimiyeti devam etmiş, Birinci Dünya Savaşında üç yıl işgal altında kalarak 12 Eylül 1922’de Türkiye Cumhuriyetinin idaresine kavuşmuştur. İlçenin ismini nereden aldığına dair çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Halk dilinde Latince ve Rumca bataklık-sazlık anlamına gelen “Vurla” kelimesinden ve Osmanlı Padişahı Mehmet Çelebi’nin komutanlarından İbrahim Beyin sefere çıkarken kendisine “Uğurola”, “Uğurlu geldi” demesinden üretildiği söylenmektedir. Ayrıca Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde şehrin Kıdafe Kralının kızı “Ulice” tarafından kurulduğu ve şehre “Urli” adının verildiği zamanla halk dilinde değişerek “Urla” dendiği yazılmaktadır. Urla İskelesi, Yücesahil, Yıldıztepe, Çeşmealtı, Denizli, Zeytinalanı , Özbek, Gülbahçe mahalleleriyle Balıklıova, Kadıovacık, Uzunkuyu, Zeytineli ve Yağcılar Köyleri gerek sahil gerekse sahip oldukları ormanlar bakımından ilçemizin turizm potansiyelinin önemli mevkilerindendir. İlçenin turizm yönünden en önemli özelliği İzmir’in en yakın denize girme imkanının Urla’da bulunmasıdır. Özellikle yaz aylarında Kalabak sahilinden, Balıklıova sahillerine kadar uzanan yaklaşık 40 km’lik sahil şeridinde büyüklü küçüklü özel tesisler ve kamu kuruluşlarına kamplar ve çadır alanları ile birlikte denizden yararlananların sayısı oldukça yüksektir. İlçede Köprülü Mescidi, Denizli mahallesindeki İslam ve Türk eserleri Rüstempaşa Camii ve hamamı, Yahşibey Külliyesi, Camii/Hamamı ve külliyesi, Helvacılar Camii ve Hamamı, Sübyan Mektebi , Kılıç Hocaali Camii, Fatih İbrahimbey Camii ve Külliyesi, Kütükminare Camii İlçede sayılabilecek tarihi eserlerdir. Karantina Adası ve Klazomenai Antik Kenti; İlçenin İskele Mahallesi sınırları içinde yer alan, Oniki İon kenti arasında anılan, Klazomenai kentinin kalıntıları denize kıyı tarlalarda ve kıyıya yakın Karantina Adası üzerinde bulunmaktadır. Antik çağda bir yarımada üzerinde olduğu anlaşılan kent, bugün doğudaki ve batıdaki körfezlerin dolması ile bu özelliğini kaybetmiştir. Hellenistik ve Roma dönemi kentinin üzerinde yer aldığı ada, 18.-19. yüzyıllar boyunca İzmir'e gelen gemilerin karantina amacıyla bekletildiği dönemden kalan adıyla Karantina Adası olarak bilinmektedir. Adada bugün Urla Devlet Hastanesi ve Sağlık Bakanlığı'na ait yapılar bulunmaktadır. Piri Reis'in 1519 yılında Karantina Adası'nı karaya bağlayan yolu anmasından sonra Klazomenai antik kentindeki araştırmaların tarihi 18. yüzyıldaki gezginlerin notlarına kadar geriye uzanmaktadır. 1979 ve 1980 yıllarında Kültür Bakanlığı'nın yaptığı çalışmalardan sonra, 1981 yılında Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Güven Bakır başkanlığında Klazomenai kazısını üstlenmiştir. 2007 yılından itibaren kazı çalışmaları Bilkent Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyelerinden Doç.Dr.Yaşar ERSOY başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülmektedir.
    ...Devamını Oku
      Demiryolu
      İzmir merkezde bulunan Alsancak ve Basmane tren istasyonlarından; şehirlerarası ulaşımın yanında ayrıca şehir içi Metro(Bornova Evka4 ve Balçova Fahrettin Altay Meydanı arası) ve İzban (Aliağa-Torbalı arası) ulaşımı sağlanmaktadır. Şehirlerarası; İzmir (Alsancak)- Manisa-Uşak-Afyon-Kütahya-Eskişehir-Ankara; İzmir(Alsancak) - Uşak – Afyon Aliçetinkaya - Konya arasında işleyen anahat trenleri; İzmir (Alsancak) Balıkesir-Bandırma, İzmir (Basmane)- Söke-Aydın-Nazilli-Denizli, İzmir (Basmane)-Tire-Ödemiş Arasında da bölge trenler seferleri yapılmaktadır. Detaylı bilgi için: www.tcdd.gov.tr İzmir (Basmane): (0232) 484 53 53 - rezervasyon (24 saat açık) (0232) 484 86 38 - danışma (24 saat açık) İZBAN: E -Posta Adresi: info@izban.com.tr Adres: İzmir Banliyö Taşımacılığı A.Ş 8291 Sok. No:6 İstasyonaltı Mah. Çiğli - İZMİR Telefon; (0232) 398 32 32 http://www.izban.com.tr/Sayfalar/Iletisim.aspx?MenuId=0 METRO: http://www.izmirmetro.com.tr/Sayfa/5/19/linkler Adres: 2844 Sok. No.5 35110-01 Mersinli - İZMİR Telefon: (232) 461 54 45 (pbx) Faks: (232) 461 47 69 E-mail: info@izmirmetro.com.tr
      ...Devamını Oku
      Demiryolu
      İZBAN, Cumaovasıdan havalimanı ve metro bağlantısı ile birlikte Aliağa ilçesine kadar uzanan şehiriçi demiryolu ulaşımıdır.
      ...Devamını Oku
      Denizyolu
      Dünyada hızla gelişen ve bulunduğu ülke/şehre oldukça yüklü gelir bırakan, orta ve üst gelir grubuna hitap eden bir turizm çeşidi olan Kruvaziyer turizmi ilimizde de gelişmekte olup 2012 yılı içerisinde İzmir Alsancak Limanına 2012 yılında 286 sefer ile 510.042 yolcu gelmiştir. İzmir merkezde ise İzmir Büyükşehir belediyesine bağlı İZDENİZ firmasının İzmir Körfezinde bulunan 8 adet iskele (Bostanlı, Karşıyaka, Bayraklı, Alsancak, Pasaport, Konak, Göztepe ve Üçkuyular İskeleleri) karşılıklı olarak seferleri bulunmaktadır. www.izdeniz.com.tr Genel Müdürlük Tel:0 232 3308922 Faks: 0 232 3624126 Bayraklı İskele 0 232 3457753 Göztepe İskele 0 232 2242022 Konak İskele 0 232 4849856 Üçkuyular İskele 0 232 2594013 Alsancak İskele 0 232 4647831 Bostanlı İskele 0 232 3305071 Karşıyaka İskele 0 232 3680042 Pasaport İskele 0 232 4842256 www.izdeniz.com.tr
      ...Devamını Oku
      Havayolu
      İzmir Adnan Menderes Havalimanı 1987 yılında hizmete açılmış olup 136,199 m2 alanda hizmet vermektedir. Yeni iç hatlar terminali yapım aşamasında olan havalimanına 2012 yılı içerisinde toplam 73.016 uçak iniş-kalkış yapmış ve toplam 9.345.313 yolcu taşınmıştır. Şehir merkezine 18 km mesafede olan uluslararası havalimanına toplu taşıma araçları ve metro ile ulaşım mümkündür. Havalimanımıza Avrupa'nın ve Türkiye'nin önemli havalimanlarınden direkt uçuşlar olmakla birlikte diğer havalimanlarına İstanbul ve Ankara aktarmalı uçuşlarla bağlantı sağlanmaktadır. Detay bilgi için: www.dhmi.gov.tr www.adnanmenderesairport.com tel:232.455 00 00
      ...Devamını Oku
      Karayolu
      Karayolu Ulaşımı için: Kemalpaşa Caddesi No:1 Işıkkent / Bornova adresinde İzmir Şehirlerarası otobüs terminalinden (İZOTAŞ) tüm ilerimize ve ilçelerimize otobüs seferleri bulunmaktadır. Şehirlerarası otobüs firmalarının merkez ilçelere şehir içi servisleri bulunmaktadır. Otogara toplu taşıma araçlarıyla (belediye otobüsü ve dolmuş) ulaşım mümkündür. Ayrıca havalimanı – otogar arası otobüs seferleri de mevcuttur. Karayolu Detay Bilgi için: www.izotaş.com.tr Tel: 0.232.472 10 10 Urla, Çeşme, Karaburun, Mordoğan, Balıklıova, Alaçatı, Seferihisar, Gümüldür, Ürkmez, Ildır, Uzunkuyu, Zeytinalanı, Çeşmealtı, Gülbahçe, Doğanbey, Üçkuyular İlçe terminalinden de seferler bulunmaktadır. Gaziemir Semt garajından da Torbalı-Menderes istikametindeki güzergahlara otobüs ve minibüs seferleri bulunmaktadır. Şehir içi toplu taşıma bilgileri için: www.eshot.gov.tr www.izban.com.tr www.izulas.com.tr
      ...Devamını Oku
      Demiryolu
      İzmir merkezde bulunan Alsancak ve Basmane tren istasyonlarından; İzmir (Alsancak)- Manisa-Uşak-Afyon-Kütahya-Eskişehir-Ankara; İzmir(Alsancak) - Uşak – Afyon Aliçetinkaya - Konya arasında işleyen anahat trenleri; İzmir (Alsancak) Balıkesir-Bandırma, İzmir (Basmane)- Söke-Aydın-Nazilli-Denizli, İzmir (Basmane)-Tire-Ödemiş Arasında da bölge trenler seferleri yapılmaktadır. Detaylı bilgi için: www.tcdd.gov.tr İzmir (Basmane)- (232) 484 53 53 - rezervasyon (24 saat açık) (232) 484 86 38 - danışma (24 saat açık)
      ...Devamını Oku

      Konum Bilgileri

      Fotoğraflar TÜMÜ

      Haberler ve Duyurular TÜMÜ

      83.İEF

      83.İEF

      Detay

      Etkinlikler TÜMÜ